AvrupaBatı AraştırmalarıDin ve PolitikaGöç ve Mültecilik

“Homo Empathicus” Popülistlerin Dinamiği

 

Popülistlerin Dinamiği

Dünya çapında liberal demokrasiyi eleştiren ve göçmenlere hiddetli davranan siyasetçiler başarılılar. Bu kriz ekonomik olup kültürel veya dini motifli değil.

Avrupa seçim yapıyor. Ve aşırı sağcılar muhtemelen bir çok ülkede karlı çıkacaklar. Bu uluslararası yükselişin nedenleri nelerdir? Yazar Alexander Görlach yeni kitabında Liberal demokrasi karşıtları ve liberal demokrasinin problemlerini (Homo Empathicus. Günah keçilerinden, Popülistlerden ve Demokrasi Havarilerinden ve Von Sündenböcken, Populisten und der Rettung der Demokratie”) , ele alıyor.

Demokrasiye saldırıdan kişiler sıklıkla popülist olarak nitelendirilmekte,cephaneleri ise popülizm olarak addedilmekte.

Popülizm, bir retorik tekniği olup ideoloji değildir. Bu anlamda sol popülistler, sağ popülistler vardır.

Donald Trump, sağcı bir popülist, Bernie Sanders sol kesimin popülisti. Bu tespit ile popülizmin zararına ve etkisine dair herhangi bir yargıya varılamaz, hüküm verilemez veya bir rütbe sıralaması ve çok az kötü, çok kötü ve tamamen kötü gibi bir sınıflandırma da buna bina edilemez. Burada daha çok söz konusu olan popülizmin bir metot olarak bir devinim olması. Bu devinim ekonomik olup kültürel ve dini değildir: Bu tür faktörler popülistlerin stratejilerinde bir rol oynamaktadır. Popülistlerin ülkelerindeki problemden, toplumsal marjinalleşmeden ve gruplardan sorumlu tuttukları bir araç.

Federal Almanya Cumhuriyetinde güya Almanya için Alternatif olan grup 2017 de Meclis’e girdiler. Ve onlar 2015 te sığınmacı Krizinden bugüne seçim olan her eyalette parlementoya seçildiler.

Diğer partiler üst temsilcileri seçmenleriyle eski parti olarak hakarete maruz kaldılar ve kendileriyle istihza edildiler.

2015 yazı sonunda Başbakan Merkel’in Sığınmacıları Suriye topraklarından Federal Almanya’ya çekmeye karar verdiğinde AfD nin popülaritesi bir gecede yükseldi

AfD, Avrupa karşıtı olarak start verdi, Bernd Lucke ve Hans-Olaf Henkel tarafından kendi küçük köşelerinden yönetildiler: Bu durum sığınmacıların gelişiyle değişti. Alexander Gauland, sığınmacıları kendi amaçları doğrultusunda kullanabilecekleri Tanrı’nın bir hediyesi olarak nitelendirdi.

 

 

 

“Sığınmacılar Sürüsü (Güruhu)”

Sığınmacılarla birlikte bunun bir sonucu olarak AfD partisinin o güne kadar sadece Avro eleştirisi üzerinden ve zor durumda olan Avrupa ülkelerine yardımının kanalize edilmesine karşı çıktıkları ekonomik gelecek korkusu, bundan böyle sığınmacılarla birlikte ilişkilendirildi. Artık, çok sıkı çalışan Almanların boynunu kıracak Yunanistan veya tembel olarak nitelendirilen güney Avrupa ülkeleri değildi. Şimdi Avrupa’nın güvenlik sistemlerine saldırıyı körükleyen ve sosyal fonları havaya uçuran mültecilerin “gürûhu -sürüsü” oldu. Böylelikle AfD Partisi başarılı oldu. Zira bu sefer, yük trenleri ve trenlerle sınırları aşarak Almanya’ya gelen yüzbinlerce sığınmacıların güçlü resmi ile doğrulanmış görünen bir tehdit söz konusu idi.

Bunun üzerine AfD’ye çok kullanışlı bir malzeme ortaya çıkmış oldu: Ülkeye gelen sığınmacıların Avrupalılardan farklı olarak başka bir etnik kökenleri ve dinleri vardı. Onlar Müslümandılar.

Böylece partinin stratejistleri, artık bir ekonomik ve sosyal gerileme korkusu aracıyla kendilerine hitap etmek isteyenlerin korkularını harekete geçirmek zorunda değillerdi, bilakis Doğunun ve Batınım birbirine uymadığı ve Müslümanların Hristiyan Avrupa’yı İslamlaştırmak niyetinden daha fazlası olmadığı kültürel argümanına dayandırdılar.

Kültürel Irkçılık Neden O kadar Tehlikeli!

Müslüman düşman resmi (imajı) esasında ilk olarak ekonomik kriz ve popülistlerin dünyaya taşımasıyla değil, bilakis oldukça erken bir dönemde vardı. Bu konuda en önemli katkıyı 1998 de yayınlandığı “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabıyla Samuel Huntington sağladı.

Ölümüne kadar Amerika Birleşik Devletlerinin Massachusetts eyaletindeki meşhur Harvard Üniversitesinde ders veren siyasetçi Huntington, bu kitabında 21. yüzyılda dünyanın farklı kültür alanlarındaki çatışmalarla tanımlanacağı görüşünü savunmuştu.

Huntington’ ı, “Tarihin Sonu” adlı kitabında demir perde tehlikesinin ortadan kalkmasıyla birlikte, savaşa sebep olabilecek maksimal ideolojik farklılığının bir daha gelmeyecek şekilde ortadan kalktığı görüşünü savunan Francis Fukuyama’nın karşı tezi olarak anlamak gerekiyor.

  1. Yüzyıl ideolojilerden arındırılmış bir yüzyıldı, çünkü (“liberal”) demokrasi, sistemler arasındaki rekabette galip geldi ve şimdi tartışılmaz bir yönetim şekliydi, tüm gezegene adım adım yayılıyordu.

 

 

 

Ground Zero’dan Köln Katedraline

11 Eylül’den sonra Huntington, şimdi tezi çürütülmüş olan Fukuyama’dan daha fazla dinlenildi. Dünya ticaret merkezine ve Pentagon’a saldırı, İslamcı teröristler tarafından gerçekleştirilmişti, ve bütün dünyadaki Müslümanları terörist olarak genel zan altında bırakan bir işarete dönüşmüştü.

Bu aynı zamanda Alman kamuoyunda da ölçülebilir: Gün geçtikçe daha fazla insan, İslama ve Müslümanlara karşı olumsuz görüşlerini açığa vuruyorlar. Aşırı yabancılaşma argümanı tamamen pelesenk haline gelmiş durumda.

Süddeutsche Gazetesinin 2018’de yaptırdığı ankete göre, katılımcılar, Müslüman nüfusunun çoğunluk nüfusuna oranı gerçekte olduğundan -toplamda 4,5 Milyon Müslüman yaşadığı değerlendiriliyor Almanya’da- dört kat daha fazla olduğunu tahmin ediyorlardı.

Bertelsmann-Stiftung (Bertelsmann Vakfı)’nın Din Monitörü adlı araştırmasına göre araştırmaya katılanların yüzde 57’si İslamı bir tehdit olarak görüyor, yüzde 61’i ise İslam’ın batı dünyasına uymadığı görüşünde idi.

Müslümanlara karşı nefret çok önceden Suriyeli sığınmalar gelmeden önce yeteri derecede kültürleşmiş, bir kültür haline gelmiş ve kamuoyunda yer edinmiş durumdaydı.

Ground Zero’dan bir kaç yıl sonra kesin camiye dönüşecek Köln Katedraline uzanan direkt bir çizgi çekmek için AfD’nin sadece bu noktaları birbirine bağlaması gerekiyordu.

Ekonomik temelli göçmen (lerden) korku-su- Hristiyan-Batı kültürünün varlığının devamı endişesi ile aşırı derecede yükseltildi.

Bu nedenle, İslamın ve Müslümanların kabul görmemesi, reddedilmesi nadiren kaba bir ırkçılıktır. Bu daha çok Avrupa’da hakim olan ve özü, bu gibi cümleler içerisinde haiz olan kültürel bir ırkçılıktır: “İslam Kültürü, Batı kültürüne uymuyor, (uymaz) veya “İslam ve demokrasi birbiriyle bağdaşmaz.”

Bu, ırkçılığın bu türünü, örneğin “beyaz ırkın” biyolojik, genetik ve sosyal olarak diğerlerinden daha üstün olduğuna inanan bir ABD Beyaz Supremacist hareketinden daha az tehlikeli yapmaz.

Ortaya çıkarılması zor olduğu için bazı açılardan kültürel ırkçılık hatta çok daha tehlikeli. Zira burada nefret ilk etapta İslama karşı olup Müslümanlara karşı değil.

Kültürel ırkçılık ekonomik korkuyu kanalize etmede ve bununla birlikte daha bir yükseği ile stilize ettiği için çok daha tehlikelidir. Araştırmada, bir kültürü diğerinden kurtarmak için bir kaç katliamın yönetildiği sonucuna varılmıştır. Kültürel ırkçılık, ekonomik korkuyu (bizim işimizi elimizden alıyorlar, sosyal fonlardan (kasalardan) faydalanıyorlar) belirli bir harekete geçirmek (mobilize etmek) için başka itici güçlere ihtiyaç duyulduğunda, farklı görünümde olanlar (ten rengi fakrlı olanlar), farklı yaşam tarzları olanlar ve farklı dinler bunu desteklemektedir. Tek başına bu çeşitlilik yeterli olmamaktadır.

Burada temel bir prensip ortaya konulabilir: Ötekini şeytanlaştırmak için, gruplar arasındaki iletişimi ortadan kaldırmak veya hiç bir şekilde olmasına izin vermemek son derece etkilidir. Örneğin, Almanya’nın neredeyse hiç Müslüman olmadığı bölgelerinde, oy kullananların üçte biri “Beyaz Irkın Yok Edilmesi” ve “İslamlaşma” tezine inanmaya hazırlar. Bu fenomen Almanya’ya özel bir fenomen olmayıp başka ülkelerde de gözlemlenmektedir.

2007 yılında konfederasyon da gerçekleştirilen minare oylamasında, Müslümanların yaşadığı şehirlerde çoğunluk minare karşıtı değildi. Kırsal kesimde ise bunun tam tersi bir durum sözkonusuydu…

Göttingen Üniversitesi bir kaç yüz Pegida taraftarları ile anket yaptı. Bu ankette şu ortaya çıktı: Ankete katılanların çoğunluğu erkekti ve 50 yaş üzeri, herhangi bir mezhebe dahil olmayan kişilerdi. Şaşırtıcı olan husus ise, kendi ekonomik tutumlarına dair verdikleri bilgiler idi: ankete katılanların küçük bir kısmı hali hazırda ekonomik olarak iyi olduklarını hatta on yıl öncesine göre çok daha iyi olduklarını belirttiler. Ancak gelecekte artık böyle olmayacağı görüşündeydiler. Çaresizlik, sosyal ve ekonomik kaygılar hareketin arkasındaki gerçek itici güçlerdir.

 

Yazının Devamı:

https://www.zeit.de/politik/2019-05/homo-empathicus-buchauszug-alexander-goerlach/komplettansicht

 

Çeviri: Fatih ŞAHAN M.A.

İlahiyatçı/İslam Bilimci

 

Etiketler
Daha Fazla Göster

Andcenter Editör

Çankırı İli, Orta İlçesi Kalfat Kasabası’nda 1993 yılında dünyaya geldi. İlköğretimi kendi köyünde tamamladı. 2007 senesinde Tevfik İleri Anadolu İmam-Hatip lisesine kayıt oldu. 2011 senesinde Tevfik İleri Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nden mezun oldu. Aynı sene Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine başladı. 2016 yılında Ankara İlahiyat’tan mezun oldu. Aynı sene Ankara Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Sosyolojisi bölümünde yüksek lisansa başladı. Yüksek Lisans eğitimini Ankara Yıldırım Beyazit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Sosyolojisi Bölümü’nde tamamladı. Şuan aynı enstitüde doktora eğitimine devam etnektedir. Gaziantep ili, Şahinbey ilçesinde 2017-2018 Eğitim-Öğretim yilinda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği görevini yaptı. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi Anabilim dalında Arş. Gör. olarak çalışti.Suan Ankara Yıldırım Beyazit Üniversitesi İslami ilimler Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya devam etmektedir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı