Eğitim ve Sosyal Politikalar

Gerçekten Meslek Lisesi Memleket Meselesi mi?

Prof. Dr. Ömer Demir Blog

Prof. dr. Ömer Demir kendi kişisel web sitesinde meslek liselerinin güncel durumu ve Türkiye’de meslek liselerinin önemine dair yapılan vurguyu ve eleştirileri değerlendirdi.

Bir görüşmemizde arkadaşlarımdan biri “Ömer, sen YÖK’te de görev yaptın, onun için sen beni daha iyi anlarsın. Biz bu meslek lisesi meselesini çözmeden yükseköğretim sorununu çözemeyiz. Ülkemizin yükseköğretim sorunları dönüyor dolaşıyor mesleki eğitime geliyor. İlkokuldan itibaren herkesi akademik eğitime yönlendiren kötü bir sistemimiz var. Dershaneler de bunun bir parçası. Siz de popülist amaçlarla yeni üniversiteler açtınız, ha bire kontenjanları artırdınız. Dağda bayırda fakülteler kurdunuz. Sonuçta ülkenin gençlerine gereksiz umut pompaladınız. İşte deniz bitti. Mezun oldular, iş yok. Halbuki bu gençleri zamanında iyi bir yetenek testinden geçirip, Almanya gibi, mesleki eğitime yönlendirseydik, şimdi hepsinin en azından bir mesleği olurdu. Bu saatten sonra meslek de öğrenemezler. Diplomam var, bana iş verin deyip devletin kapısına dayanıyorlar. İsyan etmemeleri içten değil. Düğme bir kez yanlış iliklendi, bir türlü düzeltilemiyor” dedi ve ekledi “Bizim Cemil amca var, sen de biliyorsun, sanayide tamirci, ‘çırak bulamıyoruz’ diye yakınıyor her gördüğümde. ‘Bizden sonra arabanıza bakacak usta bulamayacaksınız’ diyor. Diğer yanda da gençler işsiz ve boş boş oturuyor. Üniversite bitirmiş, çıraklık mı yapacak, masabaşı iş bekliyor. Çok günahınız var, çook.” Arkadaşımın söylediklerinin bir kısmı, ama sadece az bir kısmı doğru. Biraz yutkunduktan sonra “Ezbercilik gerçekten çok kötü bir şey” dedim. “Hoppala, ben ‘meslek lisesi memleket meselesi’ diyorum, sen bana ezbercilik diyorsun, beni dinlemiyorsun galiba” diye azarladı bir de beni durup dururken.

Türkiye’de gençlerin ekonomiye ve iş hayatına kazandırılmasında meslek liselerine vurguyu öne çıkaran abartılı bir ezberi özetleyen bir ifadedir bu “meslek lisesi memleket meselesi” sloganı. Öyle mi gerçekten! Hepimiz hayatımızın belirli döneminde karşılaşılan sorunların çözümü için yapılan ve geçerli kabul edilen önerileri bir şekilde ezberleriz. Bazı ezberlerin dönem-sınırlı ve kültür-bağımlı olduğunu atlayıp diğer dönemlerde de geçerli olduğunu düşünmeye devam ederiz. Ben de sık duyduğum bu ezberi bir ara unutmuştum. Konuyu yeniden ele aldığımda, bunun genç işsizlik sorununa çözüm bağlamında bugün büyük oranda geçerliğini kaybetmiş, geçmişe ait bir ezber olduğunu fark ettim. Bu ezber hem düne ait, hem bugünü ıskalıyor ve hem de etik olarak sorunlu. Neden mi, anlatmayı deneyeyim.

Dünün Çözümü Bugünün de Çözümü mü?

İlk olarak, her toplum zaman zaman biraz gecikmeli de olsa daha çok ihtiyaç duyduğu şeylere daha çok ödeme yapan, prestij sağlayan bir değer takdir sistemi kurar. Değerli olduğu söylenen bir tutumdur, fiilen değer verilen de davranış. Toplum davranışı bazen tutumla farklılaşabilir. Davranış değiştiği halde tutum aynı kalınca “ah keşke.. “ ile başlayan yakınmalar olur ama bunların nostalji tarafı daha ağır basar. Bir zamanlar meslek liseleri de öyleydi. Ön kayıt ve sınavla öğrenci alıyor, oradan mezun olanlar da diğer lise mezunlarından daha erken ve daha iyi şartlarda hayata atılıyorlardı. Ama o dönem lise mezunları azdı, lise mezunlarından üniversiteye gidenler ise çok daha azdı. Üniversite mezunu olmaya ikame olmasa da meslek lisesi mezununun piyasa karşılığı yüksekti. Aynı şey İmam Hatip Liseleri için de geçerliydi. Binalarının çoğu hayırsever velilerin yardımlarıyla yapılan ve seçerek öğrenci alınan okullardı. Sebep? Sayıları az, talep fazlaydı. Şimdi iş tersine dönmedi mi? Sayıları çok, talep az ve diğer talep gören liselerden artakalanların doldurduğu okullara dönüşmüş durumda çoğu. Çoğunun adı aynı kaldı ama değişen koşullarla birlikte farklılaştı bu okullar. Bunu görmeden yapılan yorumlar gerçekçilikten uzaklaşıyor doğal olarak. Kısaca söylemek gerekirse, bir beceriye toplum az prestij, piyasa da düşük ücret ödemeye devam ediyorken, aslında o becerinin toplum için çok önemli olduğunu savunmak, ancak olgusal destekten yoksun bir retorik, yani geçmişe ait bir ezber olabilir.

Altın Bilezik de, Altını Kaç Ayar?

İkinci olarak, bir toplumda her ferdin hayatını makul bir gelir düzeyi ile sürdürebileceği bir işte çalışma hakkı en temel haklardandır. Böyle bir iş için gerekli eğitim ortamının hazırlanması da aile büyüklerinin sorumluluğundadır. İyi bir vatandaş olmak kadar kendi hayatını kazanacak bir işe sahip olacak biçimde yetiştirilmek de önemlidir. Bütün becerilerin toplumsal değeri ve ona karşılık gelen piyasa ücreti de doğal olarak birbirinden farklıdır. Meslek liseleri, orta düzey becerilerin küçük yaşta edinilmesi için iyi bir hayata hazırlanma kanalıdır, ama orta düzey beceriler için. Elektrikçi, demirci, kaynakçı, marangoz veya kuaför yanında kazanılan tecrübe ile bir altın bilezik takılıyor bileğe, ama altının ayarı 24 değil 14. Soru şu: Bu bilezik hangi toplumda bileziklik işlevini sürdürebilir?

Meslek liseleri, orta düzey becerilerin küçük yaşta edinilmesi için iyi bir hayata hazırlanma kanalıdır, ama orta düzey beceriler için. Elektrikçi, demirci, kaynakçı, marangoz veya kuaför yanında kazanılan tecrübe ile bir altın bilezik takılıyor bileğe, ama altının ayarı 24 değil 14. Soru şu: Bu bilezik hangi toplumda bileziklik işlevini sürdürebilir?

Sanayi sonrası topluma gidiyoruz. Geleneksel işgücüne dayalı sanayiler yerini hızla uzmanlığa dayalı otomasyon teknolojilerine bırakıyor. Geleneksel okuryazarlık vaka-i adiyeden artık. Finans okuryazarlığı, medya okuryazarlığı, istatistik okuryazarlığı, bilişim okuryazarlığı gibi okuryazarlık alanlarında belirli bir seviyeye gelmeden, bırak meslek sahibi olmayı, sokağa çıkamaz, hatta evde bilgisayarın düğmesini açamaz hale gelinecek bir topluma doğru koşuyoruz. Gelecek toplumda bugün orta düzey beceri gerektiren birçok meslek tarihe karışacak. Temizlik ve bakım hizmeti yapan robotlar, şoförsüz arabalar, hatta doktor, mühendis, avukat, hakim, mali müşavirlik gibi mavi yakalı işlerinin büyük çoğunluğunu üstlenen, hızlı öğrenen, online veri tabanlarındaki bilgi bankalarını anında kullanabilen yapay zeka ürünü makineler ve sistemler iş hayatına girecek. Bu yeni dünyanın meslekleri de şimdikinden büyük ölçüde farklı olacak. Bugün bile mesleklerin önem dereceleri neredeyse yıllık olarak değişiyor. Üniversite taban puanları bile gecikmeli bir gösterge. Üniversite birinci sınıfta en gözde bölümler arasında yer alan bölümünüz, siz mezun oluncaya kadar modası geçmiş veya geçmek üzere olanlara eklenebiliyor. Hazırlıktayken “iyi ki kazandım” dediğiniz bölümünüz için son sınıftayken “keşke bu bölümde okumasaydım” diyebiliyorsunuz. Böyle bir dünyada anaokulunda veya ilköğretim çağındaki bir çocuğun gelecekte hangi alanda başarılı olacağına dair tespitler yapıp ona göre mesleki eğitime veya akademik eğitime yönlendiren bir hayal peşinde koşmak günümüz gerçekleriyle ne kadar uyuşuyor acaba! Gerekçe hazır: Almanlar böyle yapıyor. Alman meselesi ayrı bir bahis, onu hiç açmayalım.

İş Yoksa Diploma da Olmasın

Üçüncü olarak, “meslek lisesi memleket meselesi” diyenlerin ileri sürdükleri temel gerekçelerden biri de şu: Her üniversite mezununa iş verebilecek bir ekonomimiz yok. O zaman kişileri üniversite mezunu yapmayalım. Çünkü üniversite mezunu olunca iş beğenmiyor, lise mezunlarının yapacağı işlere tenezzül etmiyorlar. Madem işten yoksun kalıyor, acısı az olsun diye diplomadan da yoksun kalsın. Çünkü üniversite mezunu olarak işsiz kalmak daha kötü. Meslek lisesi mezunu olsaydı bulduğu işle yetinir, ‘niye bana iş vermiyorsunuz’ diye toplumu suçlamaz, sisteme küsmezdi.

Doğru da, bu çözüm insancıl mı? Tatmin edici iş veremediğimizde, gözü açılmasın, beklentilerini yükseltmesin diye eğitim de mi vermeyelim? Ne kadar eğitimsiz, o kadar mutlu! Bu, politik olduğu kadar felsefi olarak da sorunlu bir duruş. Eğitim sistemini kişilerin beklentilerini minimize edecek biçimde tasarlayıp toplumsal taleplerin hiç ortaya çıkmamasını sağlayarak gidermek savunulabilir bir yaklaşımsa, benim buna diyeceğim bir şey yok, kendi içinde tutarlı bir bakış!

Bizim Çocuklar Akademik, Başkalarının Çocukları Mesleki Eğilimli mi?

Dördüncü olarak, bu “meslek lisesi memleket meselesi” yaklaşımının arkasında hemen gözükmeyen derin bir etik sorun da var gibi. Bu derine saklı etik sorunun üç boyutundan bahsedilebilir: İlki, küçük yaşta bir mesleğe yönlendirilecek olan çocuklar acaba kimin çocukları? Muhtemelen kamuoyu önünde ve ekranlarda “meslek lisesi memleket meselesi” diyen elitlerin değil. Çünkü onlar kendi çocuklarının yapılacak olası testlerde akademik alana yönlendirileceğinden büyük oranda eminler. Hangi beyaz yakalının çocuğunu, hangi teste dayanarak, hangi öğretmen ve hangi cesaretle “mavi yakalı olabilir” biçiminde işaretleyecek. Yıllarca girilen objektif sınavlardan gelen sonuçlar bile “bizim çocuk çok zeki ama biraz tembel, çok stresli, biraz da aceleci, o yüzden puanları düşük” diyen bir beyaz yakalı ebeveyne, daha hayatının başında “senin çocuk ancak mavi yakalı bir işte çalışabilir” demek ve onu buna ikna etmek öyle kolay değil. Bunun göze alınamayacak birçok politik ve sosyal sonuçları olur.

İkincisi, beyaz yakalı ebeveyn, çocuğunun üniversite diploması almasını doğrudan iş ile ilişkilendirmeyebilir. “Çok şükür çevremiz de var. Önce alsın üniversite diplomasını, bir yere işe giremezse de işyeri açarız, üç beş kuruşluk bir birikimiz var çok şükür” diye düşünür. Sadece üniversite mezunu olmanın sağlayacağı prestij de yeterli olabilir onların çocukları için.

Etik sorunun üçüncü boyutu daha sorunlu. Bu, “başkalarının çocuklarının” mezun olup “bizim çocukların” gireceği yerlerde kalabalıklar oluşturmaları ve bizim çocukların şanslarını azaltmaları ihtimali nedeniyle,  üniversite mezunu sayısının azaltılmasını talep etmedir. “Dağa taşa yüksek okul açıldı, zaten doğru düzgün eğitim de almadan mezun olup boşuna aday sayısı şişiriliyor” çok dillendirilmeyen ama yeri gelince zikredilen bir gerekçedir. Sorunun kaynağında, “zaten başkalarının çocukları bizim çocukları yakalayamaz” özgüveni de olsa,  tersinden ”başkalarının çocukları görece yüksek başarılarıyla bizim çocukların dışarıda kalmasına yol açabilir” korkusu da olsa, sonuç her ikisinde de etik açıdan sorunlu.

Yani, mavi yakalılığa yönlendirilmesi muhtemel çocuklar aslında “başkalarının çocukları”; gönüllü olarak kendi çocuklarını yönlendirenler de muhtemelen mavi yakalılar.

İhtiyaç Duyulan Çok Yönlü Beceriyi, Meslek Lisesi Kazandırabilir mi?

Yirmi birinci yüzyıl becerileri denen çok kültürlü, hızlı değişen, sürekli yenilenen, çok fazla çeldiricinin olduğu bir dünyada tutunmayı sağlayacak bilgi, beceri ve yetkinlikleri gençlere kazandıracak eğitimin şimdiki eğitimden çok farklı olması gerektiği konusu ile ‘meslek lisesi memleket meselesi’ni birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü geçmişin imkanları çerçevesinde kurgulanan tekdüze ve bilgi aktarma ağırlıklı eğitim yerine, çoklu yeteneklerin keşfine öncelik veren, sürekli yeni çözümler düşünen, farklılıkları bastıran değil ortaya çıkarıp herkes için yarar sağlayacak formlara dönüştüren bir eğitimin geleneksel meslek lisesi eğitimi ile bire bir düzeyinde güçlü bir bağlantısının olmadığı gayet açık. Farkın epistemolojik ve sosyal iki temel boyutu var. “Evladım hadi seni elektrikçi, marangoz, kuaför veya terzi yapalım” diye meslek lisesine yönlendirilen çocukların hangi alanlarda yetenekli olduklarının küçük yaşta büyük oranda bilinebildiği varsayılıyor. Bu oldukça cesur bir epistemolojik varsayım. İkincisi bu tür varsayımlarla kurgulanan eğitim modelleri sınıfsal konumların yeniden üretilerek sürdürülmesine oldukça açık. Her ebeveyn ancak çok iyi bildiği veya gördüğü mesleklere çocuğunu yönlendirebilir. Her çocuk da çevresinde gördüğü, model insanların mesleklerine daha çok meyleder. Bilmediği mesleklere nasıl ilgi duysun ki! Bu bağlamda bir doktorun çocuğunun kamyon şoförlüğüne meyletmesi olağan dışıdır, aynı şekilde bir öğretmenin, babası doktor olan öğrencisinde böyle bir kabiliyet keşfetmesi de güçtür. Burada da iki temel neden başat etkili: İlki, okul öncesi eğitimden üniversite eğitimine kadar yeteneklerinin gelişmesi ve yönlendirilmesi bakımından çocuğa uygun eğitim ortamının hazırlanmasında ebeveynin eğitim düzeyinin en belirleyici faktör olduğu söyleniyor. Çünkü yüksek öğrenim görmüş bir aile, çocuğuna daha çok maddi imkan ve sosyal çevre sunabiliyor. İkincisi, çocukları için gelecekte ortaya çıkabilecek şimdiden tam olarak bilinmeyen yeni mesleklere yatırımda da risk almaya daha uygun olanlar, yine iyi eğitimli beyaz yakalılardır. Maddi gücü sınırlı mavi yakalı aileler çocuklarını ağırlıklı olarak geçmişten tecrübe edindikleri işlere hazırlama eğiliminde olurlar. Risk alma lüksleri azdır. Hayatını inşaatlarda kazanan birine “senin oğlunda youtuber olma kabiliyeti var” dersen muhtemelen seni sopayla kovalar. Bu yüzden prestij ve geliri yüksek yeni işleri, ilk olarak çocuğu için risk almaya daha çok hazır olan beyaz yakalıların çocukları karşılar. Kabul gördükçe, standartlaştıkça diğerlerinin ellerine de geçmeye başlar bu tür işler, ama zamanla.

Peki Sorun Ne? Nasıl Aşılacak?

Yükseköğretim, dünyanın gelişmiş ülkelerinde geçmişte, daha çok insana sınıf atlama şansı veriyordu. Üniversiteyi okuyan daha az kişi olduğu için diploma sahipleri diğerlerinden hızlıca farklılaşıyorlardı. Kitlesel yükseköğretimin yaygınlaşması, yükseköğretim diplomalarının rantını düşürdü. Daha çok kişi yükseköğretime erişince doğal olarak yükseköğretimin ona sahip olanı farklılaştırıcı özelliği de azalmaya başladı. Tıpkı toplumun okuryazarlığının az olduğu zamanlarda okuma yazma öğrenenlerin sahip olduğu prestijin okuma yazma seferberlikleriyle ortadan kalması gibi. Okuryazarlık ayrıştırıcı olmaktan çıktı diye okuma yazma öğrenmeyi değersiz görebilir miyiz? Aynı gerçeğin yükseköğrenim görme konusunda da geçerli olduğunu görmek niçin bu kadar zor? Herkes yükseköğretim aldığında yükseköğretim diplomasına sahip olmanın ayrıcalığının kaybolması, yükseköğretim almanın gereksiz olduğu anlamına gelmez. Bu ancak asgari eğitim seviyesinin üniversite düzeyine yükseldiği ve toplumun birey standardının öncesine göre farklılaştığının bir işareti olabilir. Dünyada artık gelişmişlik sıralaması yapılırken diplomalardan ziyade kişilerin eğitimde geçirdikleri süreler temel alınıyor. Bunun anlamı şu: bir ülke vatandaşları ortalama olarak eğitimde ne kadar çok süre geçirmişse, o toplum o düzeyde gelişmiş demektir. Bilgi toplumu veya sanayi sonrası toplum ömrünün en az yirmi yılını bir şekilde eğitim süreçlerinde geçiren bireylerden oluşacağı için bugün ayrıcalık yaratan veya yaratması beklenen diplomalar gelecekte şimdiki ilkokul diplomasının statüsünde olacak muhtemelen. Kaldı ki, yaşamboyu eğitim yaklaşımı, eğitimi okul dışına sertifika ve kurs programlarına ve hatta serbest öğrenmelere  doğru genişletmekte ve öğrenmeyi bütün hayata yaymaktadır. Diplomaların ayrıcalıklı dünyasından herkesin diplomalı olduğu dünyaya geçişin sancılarını, tarihin akışını geriye çevirmeye çalışarak üniversite diplomasını daha zor ve sonuçta az ulaşılır kılarak aşamayız. Bu, insanların tam olarak öğrenmesi ve içselleştirmesi ve ezberleri bir kenara koymayı gerektiren oldukça sancılı bir süreç. Bunun en az sancılı yolu, çocukları küçük yaşta yetenek kamplarına ayırarak ve geri dönüşü mümkün olmayan uzun metrajlı farklı metro kompartımanlarına bindirmek değil, sık sık hat değiştirmeye imkan sağlayan kısa duraklarda makul molalar veren bir sistemle geleceğe taşımaktır. Herkesin bir şekilde üniversite eğitimi almasını sağlamak bunun ilk ve en etkili adımı görünüyor. Zira asgari eğitim düzeyi olarak üniversite eğitimimde herkesi eşitlemek, açıklanabilir iyi bir başlangıç gibi duruyor. Bunu karar mercilerine hakim olan toplum elitleri zamanında fark etmese de demokratik süreçler, siyasal elitler eliyle bunu herkese er geç öğreteceklerdir.

…asgari eğitim düzeyi olarak üniversite eğitimimde herkesi eşitlemek, açıklanabilir iyi bir başlangıç gibi duruyor. Bunu karar mercilerine hakim olan toplum elitleri zamanında fark etmese de demokratik süreçler, siyasal elitler eliyle bunu herkese er geç öğreteceklerdir.

Bu model hem bireylere hem de karar vericilere yeteneklerinin süreç içinde keşfi ve geliştirilmesi için olabilecek her türlü imkanların sunulmasını öngörüyor. Kişideki yeteneğin ne zaman ve hangi vesile ile ortaya çıkarılabileceğinin herkes için bilinen geçerli bir yolu yok, bildiğimiz kadarıyla. Sınavlar uzun yıllar bilişsel akademik becerilerin tespitinde bayağı işe yaradı ve o yüzden diğer becerileri biraz gölgede bıraktı denebilir. Ama bireylerin her türlü becerilerinin israf edilmeden geliştirebileceği bir ortamın oluşturulması halinde bilişsel akademik becerileri yücelten yaklaşımların da arkaik kalması mümkün. İnsan olma vasfımızın tüm olumlu becerilerin bir bileşkesi olduğunu sürekli yeniden keşfetmeye gerek yok. Kimseye önceden yetenek dayatması yapmadan, her düzeyde eğitimi herkese açmak ve herkesin yeteneği, sabrı ve diğer imkanlarıyla elde edebileceğine koşmasına uygun ortam oluşturmak en uygun yöntem gibi görünüyor. Diplomanın değerli olması, bir amaç değil araçtır. Aslolan sınırlamalar getirerek, bir nevi kıtlık rantı yaratarak diplomaları değerli kılmak değil, her insana gereken değeri verebilecek ortamlar oluşturmaktır. Bu yüzden üniversite diplomasının değerini korumak için daha çok “duvar ustası” ve “elektrikçi” yetiştirmek, özgürlük ve demokrasinin yükseldiği bir dünyada savunulabilir bir tez değil sevgili meslek lisesi hayranı dostum😊

Bu arada şunu da söyleyeyim, kaygılanmayın, Cemil Usta’dan sonra arabanıza robotlar bakacak muhtemelen. Geçen gün Cemil ustanın yanında çalışan üniversite mezunu genç benim arabayı bilgisayara bağlayıp, ekranda arıza olarak gösterilen parçaları değiştirip 1.150 TL fatura gönderdi. Görünürde pek bir arıza da yok gibiydi!

Buradan açık çağrımdır: ‘Meslek lisesi memleket meselesi’ diyen arkadaşımın kimliğini açık etmedim. Ola ki bir gün tenhada yalnız yakalarsa beni sıkıştırmasın lütfen!

Yoluyla
ömerdemir.net
Kaynak
ömerdemir.net
Daha Fazla Göster

Andcenter Editör

Çankırı İli, Orta İlçesi Kalfat Kasabası’nda 1993 yılında dünyaya geldi. İlköğretimi kendi köyünde tamamladı. 2007 senesinde Tevfik İleri Anadolu İmam-Hatip lisesine kayıt oldu. 2011 senesinde Tevfik İleri Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nden mezun oldu. Aynı sene Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine başladı. 2016 yılında Ankara İlahiyat’tan mezun oldu. Aynı sene Ankara Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Sosyolojisi bölümünde yüksek lisansa başladı. Yüksek Lisans eğitimini Ankara Yıldırım Beyazit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Sosyolojisi Bölümü’nde tamamladı. Şuan aynı enstitüde doktora eğitimine devam etnektedir. Gaziantep ili, Şahinbey ilçesinde 2017-2018 Eğitim-Öğretim yilinda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği görevini yaptı. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi Anabilim dalında Arş. Gör. olarak çalışti.Suan Ankara Yıldırım Beyazit Üniversitesi İslami ilimler Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya devam etmektedir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı