YABANCILARIN GÖZÜYLE OSMANLI VE SEYAHATNAMELER

0
1253

Vatan bildiğimiz bu toprak parçası, miladi 11.asırdan itibaren Türkleşmiştir. Osmanlı öncesinde buralar Türkiya veya Turcmenia olarak biliniyordu. Yakın Doğu’yu iyi tanıyan, burada ticaret yapan Venedikliler, İtalyanlar, Cenevizliler topraklarımıza bu adları vermişlerdir. Biz ise, imparatorluk iddia ve hedefini önde tutmamız sebebiyle topraklarımıza Rum ülkesi, Rumi ve Rumeli gibi isimler vermişizdir. Topraklarımızı, Osmanlı Devleti’ni ve Selçuki İmparatorluğu’nu, daha çok yabancı seyyahların yazdıklarından öğreniyoruz. Seyyahların 1135’ten itibaren sistematik olarak devam eden, Türkiye’ye dair raporlarını bugün Vatikan arşivlerinde bulmak mümkündür. Venedik ve Cenova arşivleri de, bu gibi bilgileri içermektedir. Sadece 19. yüzyılda, Osmanlı coğrafyasına yapılan gezilerle ilgili seyahatnamelerin adedi 5000’i geçmektedir. Türkiye üzerine en eski Fransızca-Almanca seyahatnameler, Osmanlı öncesine kadar uzanmaktadır. Bu seyyahlar Bizans İstanbul’undan geçmişler; Türklerin elinde olan o zamanki Anadolu’yu da canlı bir biçimde anlatmışlardır. Hatta Hans Schiltberger, eserinde Tatarca, yani Kırım Kazan Çağatay Türkçesiyle dualar kaydetmiştir. Bu çok enteresan bir olgudur. Demek ki misyonerler daha o zamandan Türk halklarına yönelik propaganda metinlerini bu halkların kendi dillerinde hazırlamaktadırlar. Bu Vatikan’ın tarihi ve dünyevi konumunun gücünü gösterir. İşin daha da ilginci, bu kitapların matbaadan evvel yazılmış ve matbaa icat edilip kullanımına geçmeden çok evvel el yazmasıyla onlarca nüsha olarak etrafa dağılmış olmasıdır. Batı’daki halklar, matbaadan evvel de o kadar okuyor ki Türkiye’yi bile merak ediyor.

Bu zenginliklerin ortasında seyahat felsefesinin ve coğrafya edebiyatının şaheserlerinden bahsedilebilir. 17. asrın ünlü Fransız’ı Jean Chardin, Paris’ten Tiflis’e ve Paris’ten İsfahan’a uzanan seyahatnamelerinde, canlı ve diri coğrafya tasvirinin ve çok iyi bilgilerin yanında bir şeyi de görüyoruz; Avrupalı artık Şark’a ‘atıl, değişmeyen, gelişmeyen ülkeler’ diye bakmaya başlamıştır. Asya’da değişmezlik, Avrupa’da ise devamlı değişme vardır. Bu seyahatnamelerde bunu ifade ediyorlar. 16. asırda, yani Barok aydınlanma çağında artık o doruğa ulaşıldığını Jean Chardin gibi bir yazarın kaleminden de gözleyebiliyoruz. Gene aynı şekilde Fransız aydınlanma çağının iki önemli seyyahı, bilhassa Doğu Akdeniz seyahatnamesinin yazarı, “Voyages de Levant ile İran ve Türkiye’de Altı Seyehat” başlığıyla kitaplarını yayımlayan Jean Baptiste Tavernier de bu görüştedir. Bu iki gezginin notları, sadece verilen bilgi açısından değil; artık Garp’ın Şark’a nasıl bakmaya başladığı açısından da önemlidir.

Başka yönlere bakalım. Devlet ve toplumumuz hakkında, bilhassa toplumsal yaşayışımız hakkında çok ilginç bilgiler veren Nicolay de Nicolas, eserinin adını “Navigation into the Turkiya” yani “Türkiye’ye Deniz Yolculuğu” koymuş. Dikkatinizi çekerim; bugünkü İngilizler gibi “Turkey” diye yazmıyor ve memleketimizi hindiye benzetiyorlar diye komplekse girmemize gerek bırakmıyor, düpedüz “Turkiya” diyor. 16. asır sonunda ülkemize gelen Salamon Schweigger, oldukça kapalı bir Protestan papazıdır. Schweigger’in seyahatnamesindeki bilgilerden çok, Şark’a bakışı ilginçtir, çok ilginç gözlemleri vardır: Topkapı Sarayı’na yaklaşımı, Türk hamamını tasviri ve korku unsuru olarak anlatılan Türk ordusuna bakışı: “Adamlar hamamda bile bir örtü kuşanıyorlar. Ne kadar edepli insanlar. Bu edep ve namusu bu barbarlardan öğrenmemiz lazım .” Büyük mabetler ve kamu eserleri inşa ettiğimizi, ama oturduğumuz evlerin bir şeye benzemediğini düşünür.

Şark’ın seyyahlarına gelirsek, Evliya Çelebi Seyahatnamesi önemli bir Türkoloji kaynağıdır. Çelebi’nin yazdıkları, incelemekle bitmeyecek bir coğrafya ve kültür kaynağıdır. Seyahatname abidevi bir eserdir. O günün hayatı içinde konuşulan dilleri, lehçeleri kaydetmiş gibidir. Çoktan kaybolup gitmiş Kafkas dillerinin bazı izleriyle onun seyahatnamelerinde karşılaşılabilir. Bu yüzden Kafkasyalılar için vazgeçilmez bir kaynak haline gelmiştir.

Herhangi bir medeniyet, geçmişini anlamak için sadece kendi büyükbabalarının tuttuğu notlara ve kanaatlere değil, başkalarının değerlendirmelerine de bakmalıdır. Bunun böyle olduğunu bilmemiz gerekir. Hele Osmanlı medeniyeti ve devleti gibi, çeşitli milletlerin coğrafyası üzerine kurulmuş, farklı etnik grupları idare etmiş, yeniçağlara hükmetmiş, 6 asır yaşamış bir devletin içtimai hayatını, ekonomisini ve kültürünü anlamak için çok farklı kaynaklara başvurmak bir mecburiyettir.

19.yüzyılın Türk seyahatnameleri de çok ilginçtir. Mesela Direktör Ali Bey’in “Bağdat’tan Hindistan’a” kadar giderken yazdığı seyahatname son derece ilgi uyandırır. Direktör Ali Bey zamanın Bağdat’ına nasıl yaklaşmaktadır, onu nasıl gözlemlemektedir, Hindistan’a nasıl bakmaktadır? Bunlar bize önemli veriler sağlamaktadır. Türklerin kaleme aldığı diğer Hindistan seyahatnameleri de böyledir. Asıl önemlisi, 20. yüzyılın Türk seyyahı ki, başında Falih Rıfkı Atay gelir, dış dünyaya nasıl bakmıştır? Balkanlar’a, Batı Avrupa’ya, komünist Rusya’ya, faşist İtalya’ya ve o zamanki Britanya Hindistan’ına.

Seyahatnameler sadece maddi olayları, maddi varlıkları, geçmişi tespit edebileceğimiz kaynaklar değil; tarihçi için anlaşılması en zor alanı anlaşılır kılan kaynaklardır. İnsanların zihniyetleri, kafalarının içi, dünyaya ve komşuya bakışları gibi pek çok alanda veriler sağlar. Bu bakımdan seyahatnamelerin derhal Türkçeye çevrilmesi gerekmektedir. Oysa bizler bunu yapmak bir yana seyahatname yazan, hem de iyisini yazan kendi ecdadımızınkini eski harflerden yenisine tam aktarabilmiş değiliz. Bunlar çok mühim kaynaklardır, bu noktayı unutmamalıyız.

YORUM BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin