Dört Kuramsal Mesele

Eylem ve toplumsal yapı

Durkheim’in ve ondan beri bir çok sosyoloğun peşine düştüğü büyük bir konu bizim üyesi olduğumuz toplumun eylemlerimiz üzerinde toplumsal kısıtlar icra ettiğidir. Durkheim, toplumun birey olarak kişinin üzerinde önceliğe sahip olduğunu öne sürdü. Toplum bireysel eylemlerin toplamının çok daha ötesinde bir şeydir; toplum, maddi dünyadaki yapılarla karşılaştırılabilir bir peklik ya da katılığa sahiptir. 

Durkheim’e göre, toplumsal yapı da birey olarak yapabileceklerimize sınırlar koyarak bizim faaliyetlerimizi  benzer bir şekilde kısıtlar. Odanın duvarları nasıl bizim dışımızda ise, toplumsal yapıda bizim dışımızda bir şeydir. Öte yandan, bireyler olarak her birimiz, toplumsal olarak yapılandırılmış çok büyük bir miktarda bilgiye sahip olduğumuz için eylem olasıdır. Bunu en iyi açıklamanın yolu dil örneğine başvurmaktır. Var olabilmek için dilin toplumsal bakımından yapılandırılmış olması gerekir ki dil kullanımının her konuşmacının uyması gereken kuralları vardır. 

Söz, belli dilbilgisi kurallarını takip etmediğinde, bir kimsenin belli bir bağlamda söylediklerinin anlamı olmaz. Ancak, dilin yapısal özellikleri bireysel değil kullanıcılarının uygulamada bu kuralları izlemesi sayesinde vardır diye sürekli olarak yapılaşma sürecindedir. İnsani varlıklar olarak bizler her ne isek, büyük ölçüde, karmaşık bir adetler dizisi takip ettiğimiz için öyleyiz. Örneğin sokakta birbirlerinin yanından geçerken yabancı kişilerin dikkat ettiği merasimler. Öte yandan, bu bilgi yeteneğimizi eylemlerimize uyguladığımızda, kendilerini kaynak olarak kullandığımız kurallara ve aletlere güç ve içerik katmaktayız. Yapılaşma, yazarın yapılığın ikiliği dediği şeyi her zaman varsayar. Bu demektir ki, bütün toplumsal eylemler yapının varoluşunu varsayar. Fakat aynı zamanda yapıda eylemi varsayar çünkü yapı insan davranışının düzenliliklerine dayanır.

Uzlaşma ve çatışma

Durkheim toplumu birbirlerine bağımlı parçalar olarak görür, aslında, işlevselci düşünürlerin çoğu için toplum çark gibi dişleri birbirine girmiş parçalardan oluşan bütünleşmiş bir bünyedir. Bu Durkheim’in toplumsal olguların kısıtlayıcı, haricilik özelliğine yaptığı vurguyla uyum içindedir. 

Beden, her biri canlı varlığını devam eden yaşamını sürdürmeye katkıda bulunan uzmanlaşmış çeşitli parçalardan oluşur. Bu parçalar ister istemez birbiriyle uyum içinde çalışırlar; eğer çalışmazlarsa canlı varlığının yaşamı tehlikededir. Durkheim’e göre, aynı şeyi toplum içinde söz konusudur. Bir toplumun zaman içinde sürüp giden bir varlığa sahip olabilmesi için onun uzmanlaşmış kurumlarının birbiriyle uyumlu çalışmaları gerekir. 

Marx’a göre, toplumlar, kaynakları eşit olmayan sınıflara bölünmüş haldedirler. Böyle belirgin eşitsizlikler var olduğundan, toplumsal sistemin içine inşa edilmiş çıkar bölünmeleri vardır. Bu çıkar çatışmaları bir noktaya gelindiğinde faal değişmeye patlak verirler. Örneğin ırk grupları ya da siyasal hizipler arasındaki bölünmeler. En istikrarlı toplumsal sistemler bile birbirlerinin aslında olan gruplaşmaların huzursuz bir dengesini temsil eder.

Çatışma ve uzlaşma arasındaki karşılıklı ilişkileri çözümlemeye yardımcı olan işe yarar bir kavram ideolojidir. Daha az güçlü grupların zararına olarak daha güçlü grupların kendi konumlarını emniyete almaya yardımcı olan değerler ve inançlar. Güç, ideoloji ve çatışma her zaman yakından bağlantılıdır. Bir çok çatışma, getirdiği mükafatlar nedeniyle güç hakkındadır. Gücün fazlasına sahip olanlar kendi egemenliklerini elde tutmak için esas olarak İdeolojinin etkisine dayanabilirler, fakat gerekli olduğunda genellikle güç kullanmaya da muktedirdirler. 

Toplumsal cinsiyet meselesi

İntihar tartışmasının bir yerinde Durkheim , kadın çok daha büyük oranda doğanın bir ürünü iken erkeğin neredeyse bütünü ile toplumun ürünü olduğunu kaydeder. Başka bir deyişle, kadınların ve erkeklerin farklı kimlikleri, zevkleri ve eğilimleri vardır çünkü kadınlar daha az toplumsallaşmışlardır ve doğaya erkeklerden daha yakındırlar. Bugün kimse bu tarzda bir ifadeyi kabul etmez. 

Bu toplumsal cinsiyet farklılıklarının esas olarak erkek ile kadın arasındaki biyolojik olarak belli farklılıklara dayandığıdır. Böyle bir görüş ister istemez toplumsal cinsiyet farklılıklarının buradan geldiğine inanmak değildir. Aksine, kadının toplumsal konumunu kimliğinin esasen üreme ve çocuk yetiştirme katılımıyla şekillendirildiğini de varsayar. Kadınlar ile erkekler arasındaki güç farklılıkları erkekler siyaset, çalışma ve savaşın kamusal alanlarında faaliyetken, kadınların çocuk doğurması ve asıl çocuk bakıcıları olmaları olgusunu yazmaktadır.  

MARX açısından erkekler ile kadınlar arasındaki güç ve statü farklılıkları esas olarak başka bölünmeleri yansıtır. Onun gözünde sınıf bölümlerini. Ona göre, ilk insan toplumlarında ne toplumsal cinsiyet farklılıkları ne de sınıf farklılıkları vardır. Erkeklerin kadın üzerindeki güçleri sınıf bölünmeleri ortaya çıktıktan sonra meydana geldi. Evlilik kurumu aracılığıyla kadın, erkeklerin sahip oldukları özel mülkün bir biçimi haline geldiler. Sınıf farklılıklarının üstesinden gelindiğinde kadınlar erkeklere olan esaretlerinden kurtulacaklardır. Sınıf, erkekler ve kadınların davranışını etkileyen toplumsal bölünmeleri şekillendiren tek etken değildir. 

Diğer etkenler etnik farklılıklar ve kültürel art alanı içerir.  Örneğin bir azınlık kurumundaki kadınların aynı azınlık grubundaki erkekler ile çoğunluk grubundaki kadınlarla olduğundan daha fazla ortak yanları olduğu öne sürülebilirdi. Ya da, belli bir kültürden gelen kadınlar o kültürden gelen erkekler bir sanayi toplumunundaki kadınlarla paylaştıklarından daha fazla ortak özellikler paylaşıyor olabilirler. 

Modern Dünyanın Biçimlenmesi 

 Marx, modern toplumları kapitalci olarak görür. Modern dönemdeki toplumsal değişmenin arkasında yatan itici gücü kapitalist üretimin ayrılmaz bir parçası olan sürekli ekonomik dönüşüm yönündeki baskıdır. Kapitalizm önceki ekonomik sistemleri herhangi birinden çok daha dinamik bir ekonomik sistemdir. 

Mallarını tüketicilere satmak için kapitalistler birbirleriyle rekabet etmekte ve rekabetçi bir piyasada varlık sürdürebilmek için de şirketler kendi mallarını olabildiğince ucuza ve etkin bir şekilde üretmek zorundadır. Bu, sürekli teknolojik yenilik yapmaya sürüklemektedir . Çünkü belli bir üretim sürecinde kullanılan teknolojinin etkinliğini artırmak, şirketlerin rakipleri karşısında bir parça güvenli bir konum edinmeleri için bir yoldur. İçinde malları satmak, ucuz hammaddeleri elde etmek ve ucuz işgücünden faydalanmak için yeni pazarlar arama yönünde çok güçlü dürtüler de vardır. Bu nedenle kapitalizm Marx’a göre durmak bilmeksizin genişleyen, dışarıya doğru hucum eden bir sistemdir. 

Weber’in görüşü

Weber’in yazıları, aslında Marx’ın hayaleti yani onun bıraktığı entellektüel miras ile ömür boyu süren bir mücadele olarak tanımlanmıştır. Ona göre, ekonomik olmayan etkenler modern toplumsal gelişme de anahtar bir rol oynamışlardır. Dinsel değerler özellikle Püritenlikle bağlantılı olanlar kapitalist bir görüş yaratmada temel öneme sahiptiler. Bu kapitalist görüş Marx’ın zannettiği gibi ekonomik değişmeler de ortaya çıkmadı.

 Webere göre, Kapitalizm ekonomik girişimi örgütlenmenin müstakil bir yolu modern dönemde toplumsal gelişmeyi şekillendiren başlıca etkenlerden biridir. Kapitalist ekonomik işleyişlerin altını destekleyen ve bu mekanizmaların kendilerinden daha temel öneme sahip olan unsurlar bilim ve bürokrasidir. Bilim, modern teknolojiyi şekillendirmiştir ve gelecekteki herhangi bir sosyalist toplumda daha böyle yapmaya herhalde devam edecektir. 

Bürokrasi çok sayıda insanı etkin bir şekilde örgütlenmenin başlıca yoludur ve bu nedenle kaçınılmaz olarak ekonomik ve siyasal büyüme ile birlikte genişlemektedir. Weber’in , bilim,  modern teknoloji ve bürokrasinin gelişmesine toptan ussallaşma olarak işaret eder . Ussallaşma toplumsal ve ekonomik hayatı teknik bilgi temelinde etkinlik ilkelerine göre düzenlemek demektir.

YORUM BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin