Üzerinden üç ay geçmiş olmasına rağmen Türkiye’nin işgalini hedefleyen 15 Temmuz FETÖ darbe girişimini anlamak ve anlamlandırmak konusunda ciddi problemler yaşadığımız ortadadır. Devlet ve toplum, en azından yakın tarihinde tanımadığı ve alışık olmadığı bir yönden sözde dini bir cemaat tarafından saldırıya uğramıştır. Çok yönlü ulusal ve küresel bağlantıları olan ancak bundan daha önemlisi dünyevi olduğu kadar dini, mistik ve bâtıni argümanlar yoluyla kutsanmış ve kurtarıcı olduğuna kesin olarak iman edilmiş üstatlarının salgıladığı motivasyon araçlarıyla kenetlenmiş bu örgütlü yapıya karşı bir bağışıklık sistemimizin olmadığı da aşikardır. Siyaset, bürokrasi, akademi ve sivil toplum ters ayağı üzerinde yakalanmanın ıstırabı içerisinde sağa sola savrulmakta bugünün çözüm önerileri ertesi gün şiddetle eleştirilerek ya rafa kaldırılmakta ya da yumuşatılarak tasfiye edilmektedir. İşte bu yazı “Tarih tekerrürden ibarettir” gibi tarih metodolojisi açısından anlam taşımayan bir yaklaşımdan ari devlet-tarikat-cemaat ilişkilerinin tarihsel zeminine işaret ederek bugünün devlet ve toplum aklına bir şeyler söyleyebilme gayretiyle kaleme alınmış birkaç bölümden oluşan yazı dizisinin ilkidir.

Protestocu duruş 

Daha ortaya çıktığı zühd hareketinden itibaren tasavvuf dünyasının bütün dünyevi organizasyonlara karşı protestocu bir karaktere sahip olduğu görülmektedir. Bu protestocu duruş bir yönüyle büyüyen ve zenginleşen İslam devletinde giderek belirginleşen sosyal sınıflaşmaya karşı İslam’ın asrısaadet dönemindeki temel kodlarına işaret eden daha çok gündelik siyasi, idari ve toplumsal yaşama yani zahiri, görünene karşı muhalif bir durum arz etmektedir. Diğer yönüyle de bizzat devlet tarafından finanse edilerek desteklenen kitabi/resmi İslam’a karşı çevre kültürlerin de etkisiyle tasavvufun kendi mecrasında geliştirdiği inanç ve zihin dünyasına yani bâtıni olana, görünmeyene karşı bir muhalefettir. Tarikatın devlet ve toplumla olan ilişkilerinde konjonktürel şartların da etkisiyle bu muhalefetin dozajı artıp azalabilmiştir. Zaman zaman çatışmalara yol açacak olan bu durum ya Hallac, Nesimi, Şeyh Bedreddin, Şeyh Mahmut Urmevi örneklerinde olduğu gibi can almış ya da kovuşturmalara, sürgün ve hapis cezalarına yol açmıştır.

Zihinsel ve kurumsal yapı 

Öncelikle hemen belirtelim ki insana ve insanlığa dair bütün yapılarda olduğu gibi tasavvuf ve tarikatlar da tarih boyunca değişim ve dönüşümlere uğramıştır. Tasavvufun ete kemiğe bürünmüş kurumsallaşmış hali olan tarikatlar ilk olarak daha çok dağ ve tepebaşlarında, münzevi yerlerde zaviyeler şeklinde ortaya çıkmıştır. Selçuklu çağının geçirdiği büyük Bâtınî, Haçlı ve Moğol badireleri karşısında devletin keşfettiği tarikatlar, giderek bizzat devletin vakıf yoluyla teşvikiyle şehir ve beldelerin içerisinde zaviyeden daha büyük olan tekkelere doğru bir değişim yaşamıştır. Burada tekkelerin, devlet ile tarikatın uzlaşması ile yaygınlaştırılan başka bir deyişle tarikatın devletleş(tiril)mesi, sisteme adapte edilmesi amacını da taşıyan kurumsal yapılar olduğu görülmelidir. Başka bir deyişle beylikten-devlete, göçerlikten-yerleşikliğe, şifahi İslam’dan-kitabi İslam’a, sözden yazıya doğru olan Osmanlı dünyasındaki büyük değişim, tarikatların hem teşkilat yapılarını hem de irfan geleneklerini derinden etkilemiştir. Bu bağlamda değerlendirirsek tekkelerin daha sosyal ve seküler formlar içerisinde yer alacağı, devlet ve siyaset ile daha yakın ilişkilere gireceği ortadadır.

Tarikatlar hattı zatında bir silsile ile peygambere bağlandığına şeksiz şüphesiz inanılan “Mistik Lider Şeyh Merkezli Dini Topluluklar” dır. Şeyhin etrafında adeta göle atılmış taş misali daireler oluşmuş, şeyhin en yakınında tarikatın zahiri ve bâtıni sırlarını paylaştığı, çekirdek kadro hüviyeti taşıyan halife ve müritlere “Ehl-i Hâl”, daha kalabalık ama dairenin daha dışında halka oluşturan tarikatın bâtınî sırları ve idari kararlarından uzak taliplere ise “Ehl-i Kâl” denilmiştir. Çoğu, şeyhi dünya gözüyle bir kez dahi görmemelerine rağmen halifeler ve müritler sayesinde tarikata müntesip olan bu talipler ve muhipler topluluğu tarikatın en geniş sosyal ağları olup en fazla sosyo-ekonomik katkı ve prestij kazandıran unsurlardır. Görüldüğü üzere devletin hâkim olduğu toplumsal ve mekânsal düzlemde ondan ayrıca bağımsız bir hiyerarşiye, öğretiye, inanç ve zihin dünyasına sahip başka bir örgütlü yapı vardır. İşte bu yüzden devlet, tarikat karşısında otoritesini temin konusunda zaman zaman sıkıntıya düşmüştür.

Devletin kaygı ve korkuları

Devleti tarikat karşısında otoritesini teminde zora sokan, kaygı ve korkulara sebep olan bazı hususlar ortaya çıkmıştır ki bunlar şöylece sıralanabilir:

l Müritlerin şeyhe tartışmasız dinî ve dünyevi bir lider olarak güçlü bir imanla bağlanması yani şeyhe biatin, tarikata bağlılığın sultana/devlete olandan öncelikli ve daha güçlü olması: Bu durum tarikatı devletlerin siyasi sınırlarını aşan derinlikte ülkelerarası bir yayılmaya ve ilişkiler ağı kurmaya da sevk etmiştir. Dolayısıyla onlar ile sultanlar, aşiretler ve yerel idareciler arasındaki ilişkilerde belirleyici olan kendi yaşam alanlarının, tarikatın yol ve erkânının, sosyo-ekonomik ve politik çıkarlarının sürdürülebilirliğidir. Şu durumda bir devlete ve sultana bağlılık diğerlerine düşmanlık diye bir şey söz konusu değildir. Onların bu anlayışları farklı devletler tarafından kabul edilmelerine hatta birtakım anlaşmalar ve ittifaklar içerisinde bulunmalarına, ülkelerarası diplomaside görev almalarına dolayısıyla casusluktan ihanete kadar birçok konuda suçlanmalarına neden olmuştur. Bu bağlamda kimileri Mevlevîlerin Selçuklu hanedanı yerine Moğol iktidarını desteklemelerini ihanetle, Kalenderi dervişlerinin uluslararası diplomasideki rolünü ise casusluk yapmakla suçlamışlardır. 19. asırda Nakşi Halidîliğin, Kürt aşiretleri arasındaki kısır kavgalar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgede giderek gerileyen siyasi otoritesinden de yararlanarak yayılması ise tarikatın, devletin ve bölgenin içinde bulunduğu siyasi ve politik dengeleri nasıl lehine çevirebildiğini açıkça göstermektedir.

l Şeyhin dünyadan elini eteğini çekmiş mistik, bir şahsiyet görüntüsü altında ne zaman alevleneceği hiç belli olmayan ilhamını rüya, keşif, keramet, mehdi, kutup, velayet gibi güçlü dini, tasavvufî ve mistik yetilerden alan karizmatik bir liderliğe sahip olması: Bu durum ontolojik ve epistemolojik anlayışları birçok yönüyle farklı koordinatlara sahip olan devlet ile tarikatı yer yer karşı karşıya getirmiştir. Mesela Bayramî Melâmîleri bu bağlamda kovuşturmalara ve kıyımlara maruz kalmıştır.

l Bir tarikat ihvanın diğer cemaat türlerinden çok daha güçlü bağlarla birbirine kenetlenmiş olması ve bu durumun zaman zaman ümmetin birliğini zedeleyerek, tebaayı siyasî ve politik bölünmüşlüğe sevk etmesi gibi hususlar da devlet açısından ciddi bir tehdit olarak algılanmıştır: Nitekim Baba İshak, Şeyh Bedreddin ve Safevi tarikatı olayları bu sosyo-politik bölünmüşlük düzleminde çıkmıştır.

l Dini ve mistik argümanlarla birbirine kenetlenmiş olan ihvan topluluğunun nerede ve ne kadar olduklarının devlet tarafından hiç bilinemeyecek olmasının yarattığı kaygı, korku ve şüpheler de devletin bir başka handikabıdır: Yani bu müritlerin her yerde ama hiçbir yerde bulunmamaları halidir. Devlet, sayısını, gücünü, nüfuz alanını tam olarak bilemediği bu mürit topluluklarını daha çok, görünen ve malumat alınabilen zahiri yönleri üzerinden takip etmeye çalışmış bu nedenle şeyhlerin etrafındaki demografik hareketlilik sürekli takip edilmiştir. Yani popülerleşme-siyasileşme özdeşliği kurulmuştur. İsyan emareleri görülen şeyhler ve halifeleri (ehl-i hâl) daha çok deniz aşırı yerlere veya Hicaz’a sürülerek ehl-i kâl denilen derviş ve talip topluluklarından koparılmaya böylece tarikatın sosyal ağı çökertilmeye çalışılmış, bazen de bu şahıslar başta İstanbul olmak üzere şehir merkezlerine getirtilerek gözaltında tutulmuşlardır. Devletin burada asıl mücadelesinin tarikatın yol ve erkânını devam ettirme, yeni müntesipler kazandırma kabiliyet ve potansiyeline sahip olan ehl-i hâl dairesinde bulunanlarla olduğu görülmektedir. Ehl-i kâl ise şeyh tarafından itikadı bozulmak suretiyle yoldan çıkarılan bir topluluk olarak algılanmış, “tevbe” dini olduğu kadar siyasi ve hukuki sonuçlar da doğurmuş, şeyh ve yanındakilerin tasfiyesi diğerlerinin yola girmeleri için çoğu zaman yeterli görülmüştür. Ancak tedbir elden bırakılmamış Oğlan Şeyh İsmail Maşuki örneğinde olduğu gibi şeyh idam edilse de doktrinini yaşatmaya ve yaymaya çalışan fakat henüz ortaya çıkmamış müritlerin olabileceği ihtimali ile devlet teyakkuzda kalmaya devam etmiştir.

Nüfuz etme yöntemleri

Meşâyihin insan bedeni, ruhu ve psikolojisine dair sistemleştirdiği bilgi, görgü ve gelenekler onları insanlar üzerinde hâkim bir noktaya taşımıştır. Hele hele bu geleneklerin oluşmasında ortaya koydukları senkretizmden kaynaklanan evrensel irfan dili bir de mistisizmin bâtınî doktrini ile harmanlanınca ortaya son derece güçlü, karizmatik dini şefler/şeyhler ve derviş toplulukları çıkmıştır. Topluma ve onun oluşturduğu dünyevi organizasyonlara birçok yönüyle muhalif olarak ortaya çıkan şeyhler ve dervişler, bu hasletleri sayesinde parodoksal bir şekilde toplum içerisinde yatay ve dikey hemen her sosyal katmana ulaşan ağlar kurmuşlardır. Özellikle vakıf-tekke modelinin yaygınlaşması tekkeleri sosyalleştirmiş, dünyevileştirmiş, devlet-tarikat ilişkilerini de bir patronaj ilişkisine evirmiştir. İşte bu noktadan itibaren meşâyihin devlet ve topluma nüfuz etme ihtiyacı artmış ve bunun için de çeşitli argümanlar kullanılmıştır. Birincisi meşâyihin, bâtıni ve mistik yetilerini işe koşmasıdır. Zira bir şeyh, bu yetileri sayesinde, duasıyla ordulara zafer kazandırabilir, elim hastalıkların iyileşmesine vesile olabilir, bir fethin olup olmayacağını gaipten haber verebilir, tahta çıkış yolunda duacı olabilir, sultanın iktidarını meşrulaştırabilir böylece taraf, taraftar olabilirdi. Nitekim II. Mustafa ile I. ve II. Avusturya seferlerine ordu şeyhi olarak çıkan İsmail Hakkı Bursevî’ye göre onun himmeti ile önceki seferlere nazaran büyük başarılar elde edilmiştir. Şeyh Şüca da III. Murat’ın rüyasını yorumlamış, şehzadenin tahta çıkacağı günü saati ile bilmiş bu sayede büyük bir şöhrete ve servete kavuşmuştur.

İkinci bir yolda şeyhlerin, sultanlar, saray ahalisi ve bürokrasi ile geliştirdikleri samimi ilişkiler yoluyla devlet ve toplum nezdinde nüfuz kazanmalarıydı. Birçok örneği olmakla birlikte mesela, Zeyniyye Şeyhi Vefâ ile II. Mehmet arasındaki dostluk bu mahiyette önemli sonuçlar doğurmuştur. Üçüncü olarak şeyhler bazen de siyasi gündemi takip etmek ve duruma göre politikalar üretmek suretiyle devlet ve siyaset üzerinde nüfuzunu geliştirmiştir. Mesela Yenikapı Mevlevihane’sinin yeni şeyhi belirlenirken bu tekke ile problemler yaşamış olan II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesi belirleyici rol oynamıştır. Saray ile iyi ilişkiler kurmak isteyen Konya Mevlevihane’si Şeyhi Abdülhâlim Çelebi, V. Mehmed Reşad’ın tahta çıkmasıyla rahat bir nefes almış ve Abdülbâkî Dede’nin ailesi ile yeni sultan arasındaki iyi ilişkileri de hesaba katarak onu genç yaşına rağmen şeyh tayin etmiştir. Dördüncüsü şeyhlerin siyasi olaylarda taraf olmak suretiyle de sultana ve devlete nüfuz ettikleri görülmektedir. II. Bayezid’in Şeyh Vefa ile görüşmemesi onun Karamani Mehmet Paşa’yı manen koruması ve bu durumu Cem Sultan’a tarafgirlik olarak değerlendirmesi nedeniyledir. Buna karşın bu mücadelede Halvetiyye şeyhi Çelebi Halife ise II. Bayezid’in yanında görülmektedir. Beşincisi de şeyhlerin örgütlü yapılarını ve geniş mürit ağlarını işe koşarak devletle müzakere masasına oturmaları ve kazanımlar sağlamalarıdır. Devlet, müşkül zamanlarında bu yapılara olması gerekenden daha fazla rol tanımak ve ondan yararlanmak zorunda kalmıştır. Mesela 1828’de kovuşturmalara ve sürgünlere muhatap olan Nakşi Halidiler, 19. yüzyıl ortalarında Doğu Anadolu’da büyük bir kaosa sebep olan Bedirhan Bey isyanının bastırılmasında devletin elindeki en büyük koza dönüşmüştür. Yine İran’ın Mirivan kazasında ikamet eden şeyh ile müritlerinin buradan ayrılma talepleri (1888) birtakım sebeplerle Musul civarında iskân edilmelerini gerektirmiş ancak bu durum birkaç yıl askerlikten ve aşar vergisinden muaf tutulmaları karşılığında sağlanabilmiştir.

 

Paylaş
Önceki İçerikSosyolojinin Neliği mi Sosyolojik Soru Sormak mı?
Sonraki İçerikSosyoloji Bizim Nemiz Olur?
Zekeriya Işık
Zekeriya IŞIK, 1977'de Çorum’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Çorum'da, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde tamamladı. Yüksek Lisans derecesini Kırıkkale Üniversitesi’nde aldıktan sonra Konya Selçuk Üniversitesi Tarih Anabilim Dalı, Yakınçağ alanında "Osmanlı Toplumunda Devlet-Tarikat İlişkileri" konulu tez çalışması ile doktor unvanını kazandı. 1999-2012 yıllarında muhtelif özel eğitim kurumlarında öğretmenlik, kurucu müdürlük ve yöneticilik yaptı. "ŞEYHLER ve ŞAHLAR (Osmanlı Toplu-munda Devlet Tarikat İlişkilerinin Gelişim ve Değişim Süreçleri)" ve "DEVLET ve TARİKAT (Osmanlı Toplumunda Devlet Tarikat İlişkilerinin İdeolojik ve Sosyolojik Zemini)" adlı eserleri kaleme aldı. Ulusal ve uluslararası dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunan Işık; Osmanlı Toplumunda Din, Osmanlı'da Din-Devlet-Tarikat İlişkileri, Modernleşme Sürecinde Dini Zümrelerin Değişim ve Dönüşümleri, Bektaşilik ve Aleviliğin Gelişim Süreçleri gibi konu-larda çalışmalarını sürdürmektedir. Halen Hitit Üniversitesi, FenEdebiyat Fakültesi, Tarih Bö-lümü öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Aktif olarak sivil toplum çalışmalarında da yer alan Işık, evli ve iki çocuk babasıdır.

YORUM BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin