İsmi Abdurrahman bin Muhammed, künyesi Ebu Zeyd, lakabı Veliyüddin’dir. Aslen Yemen’in Hadramut şehrinden olduğu için Hadrami, ailesi Tunus’a gitmeden önce Endülüs’te İşbiliyye şehrinde oturdukları için İşbili isimleriyle de anılmıştır. 1332 (H. 732) senesinde Tunus’ta varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. İbn-i Haldun, çocukluğundan olgunluk yaşına gelinceye kadar, babası Muhammed Vabili’nin gözetimi altında yetişmiştir.

İbn Haldun’un yetiştiği siyasi ve içtimai ortam onun ilmi kişiliğinin oluşması bakımından büyük önem taşır. İbn Haldun’un gençliğini idrak ettiği yıllar esasında İslam dünyasında bir medeniyet krizinin baş gösterdiği dönemdir.  Onun zamanında Tunus’ta Hafsiler, Fas’ta Meriniler, Tilimsan’da Abdülvadiler, Endülüs’te Nasriler, Mısır’da Memlükler hüküm sürmekteydi. Kuzey Afrika ve Endülüs’teki devletler sürekli birbirleriyle mücadele ediyorlardı. Merkezi ve güçlü bir devlet yapısı yoktu. İbn Haldun on altı yaşında iken Merini hükümdarı Sultan Ebu’l Hasan Tunus’u işgal etti. Endülüs’ten Fas’a göç etmek zorunda olan alimlerin bir kısmını da beraberinde Tunus’a getirdi. Bu alimlerden faydalanan İbn Haldun, Abdülmüheymin’den hadis ve siyer, Zevavi’den kıraat, Satti’den fıkıh, Abili’den fıkıh usulü, kelam, mantık, felsefe ve matematik dersleri aldı. Fahreddin er Razi’nin kelam ilmindeki usulunu öğrendi.

İbn Haldun, 749’daki veba salgınında anne ve babasıyla hocalarının bir kısmını kaybetti. Daha sonra Hafsiler Tunus’ta iktidarı tekrar ele geçirdiler. İbn Haldun sultanın “alamet katipliği” görevine getirildi. Daha sonra İbn Haldun Ebu İnan’ın daveti üzerine 755’te Meriniler’in başşehri Fas’a gitti. Kendisine yakın ilgi gösteren sultan onu ilim meclisini oluşturan alimler arasına aldı. Bir yıl sonra da katiplik ve mühürdarlık görevine getirildi. İbn Haldun bu sırada Fas’taki kütüphanelerde çalışmalar yaptı. Endülüs’ten buraya göç eden alimlerden de faydalanarak bilgisini genişletti. Daha sonra birtakım sıkıntıların neticesinde İbn Haldun, Fas’tan ayrılarak Gırnata’ya gitti. İbn Haldun burada büyük iltifatlar gördü. Sultan onu, Kastilya Kralı Zalim Pedro ile görüşmelerde bulunmak ve siyasi ilişkileri düzeltmek için İşbili’ye gönderdi. İbn Haldun Gırnata’da bir süre refah içinde yaşadıysa da çok geçmeden Vezir İbnü’l Hatib’le arası açıldı. Bu durum sultanın da ondan uzaklaşmasına neden oldu. 766’da Bicaye’ye giden İbn Haldun, Bicaye emirinden haciblik teklifi aldı ve devleti yönetenlerden birisi oldu. Öte yandan hatiplik ve ders verme işini de sürdürdü. İlerleyen süreçte Emir Ebu Abdullah ile  Kostantine Emiri Ebu’l Abbas arasında savaş meydana geldi ve Ebu’l Abbas Bicace’yi ele geçirdi. Bir süre İbn Haldun bu devlette de görev yaptıysa da çıkan anlaşmazlıklar neticesinde şehri terk etmek zorunda kaldı. İbn Haldun bir süre bazı arap kabileleri arasında dolaştıktan sonra Biskre’ye geldi ve buraya yerleşti. Altı yıl kaldığı Biskre’de göçebe kabileleri yakından tanıdı ve burada çeşitli notlar tuttu. Kabilelerin siyasi desteğini sağlama konusunda usta olduğundan bu dönemde emirler ve sultanlar onun bu yeteneğinden faydalanmaya çalıştılar. İlerleyen süreçte Beni Tucin bölgesindeki İbn Selame Kalesi’ne yerleşen İbn Haldun burada dört yıl sakin bir hayat yaşadı. “el-‘İber” adlı tarihini yazmaya başladı. el-‘İber’in birinci kitabını oluşturan ünlü mukaddismesini 779’da tamamladı. Daha sonra el-‘İber’in Arap, Berber ve Zenata kısmını yazılmaya koyuldu. Kitabı için kaynak eserlere ihtiyacı olduğundan Sultan Ebu’l Abbas’tan izin alarak 780’de Tunus’a gitti. Sultanın himayesinde ilmi çalışmalarına devam ederken aynı zamanda dersler de verdi. Kaldığı yerde de baş müftü İbn Arafe’nin şiddetli muhalefetiyle karşılaşmış ve Tunus’tan da ayrılarak Kahire’ye gitmiştir. Burada iyi karşılanan İbn Haldun çevresinde pek çok öğrenci topladı. Ezher Camii’inde verdiği dersler büyük ilgi gördü.

Timur’un Suriye’ye saldırıp Halep’i zaptettiği haberi Kahire’ye ulaşınca Sultan Ferec ordusuyla Dımaşk’a geldi; İbn  Haldun’da onun yanında bulunuyordu. Sultan Kahire’de bir ayaklanma teşebbüsü olduğu haberini alınca Mısır’a döndü. Bu esnada İbn Haldun Timur’la görüşmek üzere ordugaha gitmiştir. Timur’a Kuzey Afrika ve asabiyet teorisi konusunda bilgi vermiştir.

İbn Haldun Mısır’da iken el-‘İber üzerindeki çalışmalarına devam etmiştir. Doğu’daki kavimlerin ve hanedanların tarihlerini de ekleyerek eseri genel bir tarih haline getirmiştir.  Mukaddime diye bilinen birinci kitabına birtakım ilavelerde bulundu ve düzeltmeler yaptı. Bu eserini Fas’ta Camiu’l- Karaviyyin kütüphanesine vakfedilmek üzere Sultan Ebu Faris Abdülaziz b. Hasan’a göndermiştir. Kahire’de kadılık görevini yürütürken 26 Ramazan 808’de (1406) vefat etmiştir.

İbn Haldun’un yaşantısına ve ürettiği bilgiye bakıldığı zaman bir uyumun olduğunu görmekteyiz. İbn Haldun’un en önemli eseri Mukaddime olarak kabul edilmektedir. Yukarda da değindiğimiz gibi Mukaddime İbn Haldun’un Kitabu’l-İber adlı tarihinin giriş mukaddimesidir ve birinci kitabıdır. İbn Haldun, Mukaddime’nin başında, gelenekçi hikayeci tarih anlayışından ayrıldığını ve “ilm-i umran” adını verdiği yeni bir bilimin temellerini attığını belirtmektedir. Burada İbn Haldun olaylardan ziyade olguların üzerinde duruyor ve olguları tartışıyor. Böylece “tarih felesefesi” alanını da başlatmış olduğunu görmekteyiz.  İbn Haldun, bu yeni bilimin konusunun “insan medeniyeti (el umranu’l beşeri)” ve “insan toplumu (el-ictimau’l insani)” olduğunu söylemektedir. Böylece kendisinin bulduğu bu yeni bilim dalının konusunu, insan toplumunun incelenmesi olarak açıklayan İbn Haldun, A. Comte’dan asırlarca önce sosyolojinin kurucusu olmaya hak kazanmıştır.

İbn Haldun, iki tür toplumsal yaşama biçimi ayırt etmektedir.                                                             1-) Bedevi (göçebe) hayatı                                                                                                                     2-) Hadari (yerleşik) hayat.

Esasında biz bu iki tür toplumsal ayrımı; Karl Marx’daki Proletarya-Burjuvazi, Durkheim’deki Mekanik Dayanışmalı Toplumlar-Organik Dayanışmalı Toplumlar, Ferdinand Tönnies’in Cemaat-Cemiyet ilişkisi şeklinde de okuyabiliriz.

İbn Haldun, hadari halklarla bunların yerine geçmek isteyen bedeviler arasında mücadelede rol oynayan temel faktöre “asabiyet” adını vermektedir. İbn Haldun “asabiyeti” toplumların bedevilikten hadariliğe geçerken ve devletlerin tavırlarını sürdürürken yaşadıkları değişim ve dönüşümle ilgili önemli bir kavram olarak kullanmaktadır. İbn Haldun bu asabiyeti iki kısma ayırmıştır. Birincisi “neseb asabiyeti”, ikincisi “sebep asabiyeti’dir.”

Neseb asabiyeti, ırk ve kan olarak ortak olan bireyler, bir araya gelirler ve ortak hedefler doğrultusunda hareket ederler. Sebep asabiyeti ise aynı davaya inanmış bireylerin bir araya gelerek ortak hedeflerde birleşmeleridir. Buradaki bireyler farklı millet ve kültürlerden oluşur. Bunlar da aynı davaya inandıkları için bir güç haline gelebilirler. Bedevi topluluklar, güç ve egemenlik konusunda devletin imkanlarına ulaşamamış, toplumun geri planında kalan kısmıdır. Bu toplumu bir araya getiren asabiyettir. Bu bedeviler asabiyet bağlamında bir araya gelirler ve merkeze yürürler. Merkezle olan mücadelenin sonunda örgütlü bedevi yapı zafer kazanır. Neden bedeviler galip gelmiştir?  Çünkü bedevilerin kaybedecekleri bir şeyleri yok. Dolayısıyla bu uğurda her şeylerini ortaya koyarak mücadele ederler ve başarıya ulaşırlar. Bedeviler iktidarı ellerine alınca beş aşama yaşarlar. Bu beş aşama şu şekildedir: Zafer, Otorite (Mutlakiyet), Refah, Barış, İsraf. Bu teoriye göre bu beş aşamadan sonra bir başka bedevi grup gelmekte ve başa geçmektedir. İbn Haldun bu beş aşamayı 120 yıl olarak belirlemiştir. Bu süreyi Maide Suresi’nin 26. ayetinden hareketle söylediğini belirtir. “Allah, şöyle dedi:  ‘O hâlde, orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar. Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme’.”

İbn Haldun bu 40 yılın üzerinde duruyor ve şu sonuca varıyor. Bu sürgün edilen Yahudiler köle olarak hayatlarını sürdürüyorlardı. Bu insanların ruhları köleleşmiş Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirebilecek durumda değiller çünkü anlamıyorlar. Allah bunları sürgün etti ki bir nesil değişsin. Ruhları köleleşmiş insanların çocukları daha özgür bir ortamda yetiştikleri için onların ruhları köleleşmez ve dolayısıyla Allah’tan gelen emir ve yasakları daha iyi anlayıp yerine getirebilirler. Buradan hareketle İbn Haldun teorisine şöyle devam etmektedir. Köleleşmiş ruhlara sahip insanlar bir şekilde devleti ele geçirmişlerdir. Ama esas devlet kontrolünü bunlar yapamazlar. Çünkü bunlar da zamanında Yahudiler gibi çok ezildiler. İkinci nesil biraz daha hür bir ortamda yetiştikleri için devleti belli bir aşamaya kadar taşırlar. Artık üçüncü nesil hadaridir. Bunlar zamanında da devlet yıkılır. Üç nesil kırkar yıldan 120 yıl yapmaktadır. Peki bir devletin ömrü hep 120 yıl mı olacaktır? Bu konuda İbn Haldun, yeni bedeviler merkeze gelip, merkezi yıkmak yerine inşa etmek isterlerse bu devletin ömrü daha da uzar şeklinde söylemektedir. Bu nazariyeye bakıldığında İbn Haldun’un “organizmacı” toplum anlayışına sahip olduğunu görmekteyiz. Bu anlayışa göre uygarlıklar veya kültürler de tıpkı insanlar gibi doğma, büyüme, gelişme ve çökme aşamalarından geçmektedir. Bu nazariyeden de görmekteyiz ki İbn Haldun’un devletin varlığını din ile kaim görmüyor. Devletin varlığının adalet esaslı bir yönetim biçiminde olması gerektiğine vurgu yapıyor. İbn Haldun’da laik bir devlet yapısını görüyoruz.

İbn Haldun Mukaddimesinde coğrafya ve iklimin; dine, sanata, mimariye ve bireyin fıtratına etki ettiğini söylemektedir. Aynı zamanda beslenmenin de insan fıtratı üzerindeki etkisine değinir. Bu görüşlerin gerçekten son derece doğru olduğunu bugünde teyit etmekteyiz. Nitekim dağlık bir arazide doğup büyüyen insanların çevik, hareketli ve cesur; ovada veya engebesiz çöl ikliminde yetişenlerin ise çoğu kere atıl veya az hareketli oldukları herkes tarafından müşahede edilebilir bir gerçektir. Diğer taraftan gökyüzünün genellikle açık ve berrak olduğu bir iklimde insanların diğergam, hayal ve hisse meyilli, hikmete talip, şair meşrep olmalarına karşın, gökyüzü kapalı ve kasvetli iklimlerde yetişenlerin geneliyle egoist, akılcı, ümitsiz bir ruh haline sahip olduklarını görmekteyiz. Doğu ve Batı Alemi’nde yaşayan insanların umumi temayülleri arasında yüzeysel bir mukayese bu gerçeği kavramak için yeterlidir. Buna ilaveten gıdaların insan karakteri, dolayısıyla irade ve tercihleri üzerindeki etkisi de bugün ispatlanmıştır.

YORUM BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin