MARİFET DİVANI KONUŞMALARI

COMTE, POZİTİVİZM VE AKILCILIK

Kamer Nur ALAGÖZOĞLU

Pozitivizm fikri; gerçekte bir araştırma konusu olarak ve akademik bir disiplin olarak sosyoloji fikri, 19. Yüzyıl düşünürlerinden Comte’a götürülebilir. Comte, 1790-1857 yılları arasında yaşadı, O, Güney Fransa Montrpelier’de aristokrat ve muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Paris’teki ilerici Ecole Polytechnque’de okudu. 1817’den 1824’e kadar ütopik sosyalizmin radikal öncüsü Henri Saint-Simon’un sekreterliğini yaptı. Beraberlikleri bazı sert tartışmalar ile sona erdi ve Comte matematik öğretmek için geri döndü. 1848’de Pozitivist Toplum adlı derneği kurdu ve hayatının geri kalan kısmını içinde yaşadığı dönemin kaosuna; Sanayi Devrimi, Tarım Devrimi, ve Siyasal Devrimlerin özellikle de kendi anavatanı Fransa’da yarattığı kaosa çözüm bulmak için bir “düzen ve ilerleme” araştırması olarak pozitivizmi genişletmeye ve geliştirmeye adadı. Sosyolojiyi bir toplum bilimi, bütün bilimlerin kraliçesi olarak kurmaya çalıştı.

Aslında pozitivist akımın kurucusu Henry Saint-Simon’dur. Pozitivist akımı sistemleştiren ve bu işin felsefesini yapan kişi Auguste Comte olarak bilinmektedir. Pozitivist akım, Comte eliyle kemale ermiş bir boyuta ulaşmıştır. Comte’un hayatının temelinde matematik-fen ilimleri vardır. Eğitimini bu dersler üzerinden almıştır, ileride Comte’un sosyal olayları da incelemesinde “Bu olaya bakışımız matematik üzerinden olmalıdır” demesinin altında yatan sebep kendi hem dini hem zihinsel sürecinin kesin bir şey elde etmek istemektedir ve muğlak, şüphe, kaos istememesinin sebebi de yaşadaığı dönem Fransa’sında büyük fikri çatışmalar ve tartışmalar vardır ki her kafadan bir ses çıkmakta, herkes farklı bir yorum getirmektedir.

İkinci olarakta Comte’un direk matematik-fen bilimleri ile uğraşması yöntemini doğrudan etkilemektedir. Kesin öncüllerle, hipotezlerle denenerek kesin sonuca ulaşmak istemektedir.

Comte’un yazıları; her biri bütüncül bir bilgi ve toplum tasavvurunun parçaları olan iki ana evreye ayrılır. Birinci evrede altı ciltlik temel çalışması Pozitif Felsefe Derslerinde Comte, bilim; doğa bilimleri ve sosyal bilimler konusundaki görüşlerini ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışır. Sonraki yazıları özellikle de Pozitif Siyaset Sistemi yeni bir sosyal düzen ve yeni bir insanlık dini hakkında ayrıntılı bir projedir.

Comte, Marx, Durkheim gibi bu üç sosyoloğa atıf yapılmadan makale yazılmaz. Fransa sosyologlarla ilgili toplumsal gözlemi çok iyi olan bir ülkedir. Çünkü Fransa aydınlanmayı yaşarken küçük grup feodal beyler veya feodal ağlardan bir düzen kurdular ve o düzeni kurarken de en çok anarşi veya kaos, kriz, anomi bunlarda ilk olarak başladı, yoğun bir şekilde hissedildiği için hem Durkheim hem Comte da bir düzen arayışı vardır. Bir düzene kavuşma arayışı ve buna dair bir bütüncül bilime sahip olma istekleri barındırmaktadır onların görüşleri. Sosyoloji ilminin kurgusunda birinci amaç kendi içlerindeki düzeni kurmak, dağılan toplum birliğini sağlamak ise ikinci amaç da işgal edip sömürgeleştirerek zenginleşip büyüdükleri coğrafyayı kontrol altına almanın aracı kılmaktır. Toplumları itaat altına almanın pek çok yolu bilinir ancak en etkili olan toplumlara stratejik akılla kurgulanan düzen kurmaktır.

Büyük İskender, felsefenin duayeni sayılan Aristo’ya bir mektup yazar.

“Zapt ettiğim topraklardaki insanları tahakkümüm altında tutubilmek için neler yapmalıyım? Diye görüşünü sorar;

1.Ülkenin ileri gelen insanlarını sürgüne mi göndereyim?,

2.Ülkenin ileri gelen insanlarını hapse mi atayım?

3.Ülkenin ileri gelen insanlarını kılıçtan mı geçireyim?

Aristo’nun cevabı:

1.Sürgünde toplanıp sana karşı baş kaldırırlar,

2.Hapishaneler militan yuvası olur, kontrolden çıkar,

3.Onlardan sonraki kuşak intikam aşkıyla büyür, tahtını sallar.

Çözüm olarak şu nasihatı verir: “İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin, birbirleriyle savaşınca hakem olarak kendini kabul ettireceksin, ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın.”

Adil bir hükümdar edasıyla bunları yapmasını istemektedir, böylelikle iki tarafı da elde etmiş olacaktır. Batının sosyoloji ve antropolojiye bu kadar önem vermesi ve bunu pozitivist temel üzerinden yapmaya çalışmasının altında yatan sebeplerden biri budur. Bunları yasaya bağlamayı düşünmüşledir ve içerdeki yasa sayesinde birliğimizi düzenimizi daha da güçlendirirken dışarıda da bu yasalara bağlı hareket edersek farklı düşünen insanları da kontrol altına alabiliriz diye düşünmüş görünmektedirler.

Comte temel çalışmaları Pozitif Felsefe Dersleri ve Pozitif Siyaset Sistemi’nde kendi ünlü Üç Hal Yasası’nı yani toplumun ve insan düşüncesinin tarihsel evrimi ile ilgili analizini geliştirdi. Comte entelektüel gelişme ve düşüncede üç temel evre tespit eder bunları söylemeden önce insanlık tarihinin tamamını ikiye ayırır: Sosyal Statik ve Sosyal Dinamik. Sosyal statik, aile Din devlet hukuk, bunlar ilk insanda da vardı ve günümüzde de devam eden kurumlardır. Sosyal dinamik ise bu statiğin değişen kısmıdır. İşte burada Üç Hal Yasası devreye girer tüm insanlık bu üç aşamayı sırasıyla yaşayacaktır:

  1. Teolojik evre insan bu aşamada soyuta ilişkin kavramı bilmez her şey somuttur.

İnsan açıklama yapacaksa eğer Tanrı Merkezi bir açıklama yapar meselenin başı, ortası, sonu Tanrı merkezlidir. Bu da üçe ayrılır animizm, politeizm, teizm.

  1. Metafizik evre İslamiyet buradadır. Sebep-sonuç atfedilir, tanrı merkezi de, soyut ilişkiler de, akıl da vardır.
  2. Pozitivizm evre burada din ortadan kalkar, batının geldiği aşamadır. Artık Tanrıya ihtiyaç yoktur; bu aşama herkesin geleceği aşamadır.

Biz pozitivist akıl ile İslam düşüncesindeki aklın ayrımını izah etmekte zorlandığımız için pozitivizm Müslüman toplumlarda da etkili olabilmiştir. Mesela; bir grup gelenekçi bakış açısına sahip olan insanlar ayeti olduğu gibi almaktadır. Bir grup modern görüşe sahip insanlar ise ayeti değiştirme veya tarihselci olarak okuma niyetindedirler. Oysa batının bildiği haliyle pozitivzm bize uygun değilse de akletmeye dayalı farklı yeteneklerin kullanılmadığı bir dünya/ilim de bizim için yersizdir. Bu bağlamda İslam felsefecileri aklı 4’e ayrılmaktadır:

  1. Heyulanî akıl: yani az gelişmiş akıldır.
  2. Melekî akıl; kıyas ederek sonuca ulaşan akıldır.
  3. Fiili akıl; bir meseleyi anlayan karşılaştıran akıldır.
  4. İstifade edilen istişâdi akıldır.

Comte’un söylediği akıl; kemâle ermiş bir akıl değildir. Weber’in karizmatik kişi dediği akıl; feraset sahibi bir akıldır.

Nefsimizin aklımıza karıştığı bir aklı kabul etmemekteyiz. Bir çocuğun aklı ile yetişkinlerin aklının aynı olduğunu kabul etmemekteyiz. Uzay bilimlerini ancak uzay bilimi ile ilgilenen insanlar anlayabilir ve uygulayabilir onların bilgileri ile bu konu da bilgisi olmayan insanları kıyaslayamayız.

Comte ahlaki krizi de kabul etmektedir. Ahlaki düzenden söz ederken saf aklı öldürme ister, ahlak demezsen yani ahlâkın kuralların olduğunu söylemezsen öldürme oluşmasında sorun olmaz der.

Comte’un tezine göre insan toplumları benzer evrim basamaklarından geçer ve her evre belirli bir düşünce biçimi ile ilişki içindedir. O, organik bir analojiye başvurarak, toplumun işbölümü aracılığıyla daha kompleks, farklılaşmış ve uzmanlaşmış hale geldiğini öne sürer. Toplumsal dayanışma, temel bir konsensüs ve bu konsensüsü oluşturan kurucu unsurların karşılıklı bağımlılığı temelinde evrim geçirmiştir. Sosyolojinin rolü, genel bir bakış açısı sağlamak, hem sosyal statiği, toplumsal düzeni sağlayan yasaları hem de sosyal dinamiği, toplumsal değişmeyi düzenleyen yasaları analiz etmektir.

Comte’un sosyolojisi, giderek, toplumsal düzen ve değişmenin ilkelerinin araştırılması haline gelir ve bilim, reform ve devrim karşıtı “geleneksel muhafazakar muhalefet” ile bilim ve sanayiye dayalı yeni altın çağa köktenci inanç arasındaki temel gerilimi yansıtmaya başlar. Comte giderek temel ortak ahlaki değerleri gerektiren muhafazakar toplumsal düzen anlayışını yakınlık duymaya başlar. Geleneksel din zayıflayıp devrimci felsefeler ortaya çıksa bile, Avrupa’nın sosyal olduğu kadar ahlaki bir kriz içinde de olduğunu kabul eden Comte; pozitivizmi, kendi yeni toplumsal düzeninin ve hatta daha da ileri giderek, yeni bir insanlık dininin temelini oluşturan yeni bir ahlaki konsensüs yaratacak bir araç olarak sunmaya çalışır.

Comte’un değerlere karşı ilgisi, aynı şekilde onun sosyal teori ve araştırma anlayışının da temelini oluşturur. O saf empirizmi, sadece toplumsal olgular toplama ve ölçme anlayışını reddeder. Sonraki pek çok pozitivistten farklı olarak, olgular ve teori arasında karşılıklı ilişkiler bulunduğunu öne sürer. Aynı şekilde, sosyal araştırmanın doğa bilimlerinin yöntemlerini aynen taklit edemeyeceğini, sadece deneylerle bu işin yapılamayacağını da kabul eder. Yine de o dolaylı veya doğal sosyal deneyler yapmayı önerir ve gözlem, analiz ve özellikle karşılaştırma gibi bilimsel ilkeleri kendi yeni toplum biliminin temelleri olarak benimser.

Pozitivizm ile ilgili bir tartışma da şudur ki; Biz Müslümanlar için sünnetullah diye bir şey vardır. Sünnetullah; Allah’ın yeryüzündeki kanunlarıdır. Sünnetullah’ı nasıl anlamamız gerektiği üzerinde düşündüğümüz de Pozitivizm ile karşılaşacağız.

Sünnetullah dediğimiz Allah’ın yarattığı her şeye, eşyaya, canlılara ve insanlara koyduğu kanunlar mı? sorusudur. Bunun cevabı Evet Sünnetullah Allah’ın yeryüzüne koyduğu kanunlardır. Hem eşyaya hem hayvanlara hem insanlara koyduğu kanunlardır. Peki böyle kanunlar varsa ve biz bu kanunları keşfedebilirsek, toplumsal, insani ve hayvani kanunları keşfedebilirsek, biz Allah’ın muradını gerçekleştirmeye daha mı yaklaşmış oluruz?

Bu kanunlar keşfedilebilirse bu kanunlar uygulanabilir dediğimiz vakit karşımıza pozitivizm çıkmaktadır. Allah’ın sünnetini sadece doğa alanıyla sınırlayanlar da görülmektedir. Oysa Kur’an’da öyle bir tahsis bulunmamaktadır. O zaman bir soru daha oluşmaktadır. Peki Allah koyduğu bu kanunlara riayet eder mi?

İşinde çok çalışan adam ile az çalışan adamı kıyaslayacak olursak az çalışan adam çok çalışan adamdan daha başarılı olursa Allah az çalışan adama başarı verdiği için az çalışan adama haksızlık mı yaptı?

Pozitivizme bakarsanız ki burada zaten Allah yoktur; O az çalışan adam başka saiklerle oradadır. Sünnetullah’a bakarsanız Sünnetullah’ın gereği normalde çalışıp gayret eden adamın başarılı olması lazım ama kaybeden az çalışan adamdır. Burada sünnetullah dediğimiz olay bizim anladığımız manada Allah’ın yeryüzüne koyduğu kanunlar mı? Yoksa sadece Allah’ın yeryüzündeki hayvan, eşyaya koyduğu kanunlar değil ama fıtratına yerleştirdiği temel hareket tarzları mıdır? Tefsirciler bunu Allah’ın kanunu olarak anlamaktadır.Ve bunlar Allah’ın kanunuysa biz bu işi bu bakış açısı ile halledebiliriz demektedir. O zaman pozitivzm diye bir şey var ve biz bunu daha keşfedemedik.

 

Böyle bir şey yoktur. Allah’ın kanunlarını keşfedeceğiz diye totalizme, baskıcılığa ve olmadık şekilde insanları, hayvanları kendince meşru gördüğü kategoriye yerleştirmektedir. Bunun ile karşımıza İran türü veya Suudi türü bir devlet çıkmaktadır.

Comte’un sosyal gelişmenin temel kanunlarını arama çabası tarihsel kaderci bir yaklaşımı iman etse bile, onun asıl hedefi, toplumsal koşulları iyileştirecek bilgi ve düşüncelere sahip siyaset-yapıcılar yaratmaktır. Nasıl ki, bilimsel yöntem doğayı anlamak kadar ona egemen olacak araçlara sahip doğa bilimciler sağlıyorsa; Comte’a göre pozitivist sosyoloji de insanların kendi politik ve sosyal yazgılarının efendileri olmalarını sağlayacaktır. Bu yüzden aslında, değişime karşı çıkmaz, daha ziyade onu pozitivist aşamanın bir sonucu olarak görür ve onaylar. Ancak onun korktuğu ve karşı çıktığı şey, toplumun doğal evrimini tehdit eden ve bu yüzden 19. yüzyılda Avrupa’da bizzat yaşanan kaos ve düzensizliğe yol açacak doğal olmayan, insan ürünü veya devrimci bir değişimdir. O düzen içinde ilerlemenin “pozitif” özelliklerini kendi etrafında karşılaştığı negatif ve yıkıcı kaosun karşısına koyar.

Comte’un pozitivizm anlayışı felsefe ve sosyoloji üzerinde büyük bir etki yarattı. Bu anlayış, J.S.Mill ve Herbert Spencer gibi İngiliz felsefecileri etkileyen, 1920’lerdeki Mantıkçı Pozitivist ve Viyana Okulu’na öncelik eden Fransız pozitivist felsefe geleneğinin temellerini oluşturmuştur. Avrupa, Latin Amerika ve ABD’de büyük bir ilgiyle karşılanmıştır. Comte’un parolası “Düzen ve İlerleme”dir. Günümüzde hala etkili olmayı sürdüren pozitif ekonomi fikrine kaynak teşkil etmiştir.

Sosyolojideki etkisi köklü olmuş. Kurucusu olduğu pozitivist gelenek İngiliz, Amerika ve Avrupa sosyolojisinde büyük ölçüde egemen bir konumdadır. Emile Durkheim ve Amerikan yapısal-işlevselciler tarafından ilan edilen işlevselciliğin temelinde Comte’un organik analoji kullanımı, toplumsal konsensüs ve sosyal statiki gibi kavramları yatar. Akılcı, adil ve güçlü bir toplum için bilimsel bilgiye duyduğu inanç pek çok modern sanayi-ötesi toplum teorisinden önce sahnede yerini almıştır.

Bununla beraber, onun ideal bir toplum taslağı oluşturmaya yönelik girişimleri daha az başarılıdır, hatta saçmadır. Comte bir ‘sosyokrasi’, sosyologlar tarafından yönetilen bir toplum ve sosyolatri, tasarladı. Ancak bu onun destekçilerini kaybetmesine sebeb oldu.

1960’ların sonlarında pozitivizmin Batı sosyolojisindeki egemenliğine karşı saldırılar artmaya başlamıştır. Onu, muhafazakar eğilimi nedeniyle ve kapitalist toplumun temelinde yatan sınıfsal çelişkilerin kabul etmediği için eleştirimişler; onun yaklaşımının asıl temellerine sosyal gerçekliğin bireyler grubunun üstünde ve ötesinde olduğu inancına, sosyal yapıyı, toplumsal değişme ve insan davranışlarını düzenleyen temel kanunları bilimsel yöntem ve nesnel analizle ortaya çıkabileceği inancına saldırmışlardır. İnsanların gündelik hayattaki yorumlardan ve olaylar ve nesnelere yükledikleri anlamlardan öte bir şey olmadığını öne sürmüşlerdir. Böyle bir bakış açısından nesnel analiz imkansızlaşır, bilimsel yöntem bir çarpıtma haline gelir. Sosyolojik araştırmanın hedeflerinden biri de: bilimsel sosyolojide tamamen reddedilen öznel faktörleri ortaya çıkartmak olmalıdır. Bilgiye hatta fizik bilgisine böyle rölatif bir bakış, felsefecilerden ve hatta bilim tarihçilerinden büyük destek görmüştür.

Pozitivizm kavramı, nicelleştirmeye daha bir yoğunlaşmayı, toplumsal olgulara takıntılı inancı meşrulaştırmak için kullanılmıştır. İnsanları değerleri ve yorumları olguların zaten kendilerini anlattıkları şeklindeki takıntılı bir inanç içinde dikkate alınmamıştır. İnsan eylemi ve bireyin sosyal olayları etkileme ve değiştirme yeteneği pozitivist açıklamalarda çoğu kez göz ardı edilmiş veya dikkate alınmamış, bu yüzden sosyal bilim çoğu kez oldukça determinist, insana uzak hatta toplumu kontrol ettiği insanların ötesinde bağımsız bir kendilik olarak sunan bir yaklaşım olarak görülmüştür. Buradan bakıldığında insanlar kontrol edemedikleri bir toplumsal düzenle ve bir toplumsal gelecekle uyum içinde dans eden kuklalardan fazla bir şey olarak görünmez.

Nicelleştirme; İnsanların romantikliğini dikkate almıyor. Bireyin aktör olması, topluma etki etmesini pozitivizm kabul etmemektedir. İnsanlar kontrol edemedikleri toplumsal gelecekle uyum içinde dans etmelidir. Zayıf yanlarına ve günümüzde yöneltilen eleştirilere rağmen, pozitivizmin sosyolojinin saygıdeğer ve itibarlı bir akademik disiplin, toplumsal değişmeyi analiz eden ve hatta görülebilen bir toplum ‘bilim’i haline gelmesini sağlamıştır. Pozitivizm çoğu kez sosyolojinin ‘Büyük Birader’i olarak görünmüştür…

Comte’un aynı zamanda Osmanlı münevverleriyle de arası iyidir. Bu anlamda Osmanlı münevverlerinin çağdaşı düşünürlerle olan bilimsel alışverişi dikkate şayandır.

Comte’un mektubu:

Osmanlı İmparatorluğu’nun sabık vezir-i azamı Reşit Paşa Hazretlerine,

 

Muhterem Beyefendi,

Asrımız, Avrupa’da, Şarkın siyasetiyle Garbınki arasında karakteristik bir karşıtlık arz ediyor. Sosyal hareketi idare edemez hale gelen garplı otoriteler artık, maddi düzenin dolaysızca muhafazası için zorunlu olan, bununla birlikte devrimci durumu daimî kılma eğilimi gösteren kör bir baskı icra ediyorlar. Milletlerinin gerçek manada başında bulunan şarklı yöneticiler ise, her hükümetin çifte işlevini gereği gibi yerine getirmek için daimi bir çaba gösteriyorlar: İyiliğe sevk etmeye ve kötülüğe direnmeye çalışıyorlar. Bu soylu tavır bugün Türkiye’de Rusya’da olduğundan daha az gündemde değildir. İdareniz, yenilikçi bir sultanın cevval teşebbüsünü bilgece bir tarzda sürdürmek suretiyle bunda talihli bir paya sahip olmuştur. Tekeşliliğin parlak örneğini sunmak ve Osmanlı başkentini kirleten köle pazarını kaldırmak suretiyle Islam medeniyetine bugün en büyük katkıyı sağlayan çifte ilerlemeyi hakkıyla salık verişiniz asla unutulmayacaktır. Hakiki bir filozofu, Garpta olduğu kadar Şarkta da beklenen düşünsel ve sosyal bir yenilenmeye dair sistematik düşünce sini kişisel olarak nazarlarmıza arz etmeye sevk eden hususî saikler bunlardır.

[Hükümetten] çekilişinizin temin ettiği geçici dinlenme, öncelikle öğretimin genel taslağını size sunacak olan Pozitivizmin İlmihali’ne, sonra bu öğretiyi kesin olarak tespit eden Pozitif Siyaset Sistemi’ne hakkıyla atf-ı nazar edeceğinize dair umutlanmama izin veriyor. Bu çifte okuma, kesin bir durumun sevkiyle tali ve kısmi görüşlerden nihayet kurtulmuş Garp dehasının artık, doğrudan doğruya tüm medenî halkların ortak ihtiyaçlarına ait tasavvurlarla meşgul olduğunu hissettirecektir size.

Uzun asırlardan bu yana Şark ve Garp, bugüne dek hiçbir biçimde ona erişmiş olmaksızm, aynı şevkle evrensel dini arıyor. Çoktanrıcılığın şurada veya burada ancak millî inançları temin edebildiği görüldükten sonra, tektanrıcılığa belli bir görüş birliğinin kaynağı olarak bakılacaktır. Ama böyle bir umudun beyhudeliğini tecrübe ve akıl tam manasıyla ispat etmiştir. Beyaz ırkın tektanrıcı bir evrenselliğin tesisi yolunda iki büyük girişimi, Roma dünyasının Katoliklik ile İslâm arasında geri dönülemez bir biçimde bölünüşü gereği birbirini karşılıklı olarak nötr hale getirmiştir. Bu çifte başarısızlık, aslen muğlak ve zorunlu olarak ispatlanamaz olan görüşler üzerinde böylesi bir uzlaşmanın imkânsızlığına doğrudan doğruya işaret eden muhkem [saine] felsefe için hiç de tuhaf değildir. Eşzamanlı olarak gelişimini temin ettikleri bilimsel alanda şarklılarla garplılar arasında kendiliğinden bir uyum, alt edilemez ayrılıklarla göz alıcı bir karşıtlık oluşturuyor. lşte, hem bireysel hem kolektif insan varoluşunun bütününü pozitif bir imanda tam manasıyla kucaklamak üzere her türlü teolojik inancı bertaraf etmek suretiyle, beni hakikî manada evrensel dinin keşfine sevk eden temel tespit budur. Ilk gençliğimden bu yana böyle düşünme saadetine ermiş biri olarak, tüm hayatımı en ala problemin bu biricik nihaî çözümünü sistemleştirmeye ve geliştirmeye vakfedebildim.

Ortaçağ’dan bu yana güzide dimağların teolojik özgürleşmesi, farklı biçimler alarak da olsa, Garpta olduğu kadar Şarkta da zorunlu olarak aynı adımları atıyor. Zira bu özgürleşme, kesin bir çatışmadan kaynaklanıyor; bu çatışma, iki tektanncılığın pozitivizme mahsus evrensellikle uzlaşmazlık arz eden iddialarının ortak beyhudeliğini kesin bir biçimde hissettiriyor. inancının daha yalın ve yönetiminin daha pratik oluşu gereği gerçekliğe daima daha bir eğilimli oluşundan dolayı Katolikliğin dehasma göre İslâm’ın dehası, pozitivizmin nihaî hükümranlığına daha az karşıt olsa gerektir.

Eşsiz Muhammed, dogmalar itibariyle özdeş olan Roma’nın ve Bizans’ın iki dininin derin karşıtlığını gözlemtemek suretiyle, iki beşerî iktidarın normal ayrılığına özgü düşünsel ve ahlâkî üstünlükleri gereği gibi görüp teslim etti. Ama yetkin bir biçimde sosyal olan dehası, bu mükemelliğin teolojik ilkeye tekabül eden medeniyetten daha ileri bir medeniyeti gerektirdiğini takdir etti. Hayranlık verici olsa da henüz olgunlaşmamış bir teşebbüsün zorunlu olarak başarısız olacağını önceden hissettiğinden, daha basit ve teolojizmin doğasına daha iyi intibak eden bir geçiş [evresi] tesis etmekle yetindi.

Sonuçta Şark, kadınlarla işçilerin kademeli özgürleşmesi uğruna gerçekleşen hakiki Katolik rejimin önderlik ettiği sosyal devrimin muhteşem inisiyatifini Batı’ya bırakmak zorunda kaldı. Ama şarklılar, bu kesin mukaddimeyi takip eden büyük hareketin nihai sonuçlarına sahip olmaya bizden daha yatkın hale geldiler. Çünkü bu surette onlar, modern garplılar için inançlarının fazla mistik karakterinden ve bilhassa da yapay rejimlerinin kendiliğinden çözülüşüne içkin metafizik kargaşadan kaynaklanan belli başlı düşünsel ve sosyal sıkıntılardan mahfuz bulunuyorlardı.

Her ne kadar pozitif din, gerektirdiği hazırlıkların bütünü uyarınca sadece Garpta ortaya çıkabilmişse de, İslâm’ı, Şarkı onun nihaî kabulüne en iyi surette hazırlamış olarak kabul etmek gerekir. Öte yandan İslâm, halkları devrimci bozulmaya karşı teminat altına almıştır, çünkü rejimi sapkın ilkeyi derinlemesine sınırlandırırken, dogması hiçbir surette Protestan veya deist bir yozlaşma içermiyordu. Aynı zamanda Islâm, yöneticileri, teorik tasavvurlarla bunların pratik kavramları arasında daha az kusurlu bir ahenk uyarınca daima bütüne ilişkin görüşleri kavramaya hazırlamak suretiyle, yönetimlerin olağanüstünlüğünü muhafaza etmiştir. 

Demek ki, filozofların yukarıda olanları kavrayamamaktan dolayı aşağıda olanlara yönelme mecburiyetinde kaldıkları garplı inisiyatife içkin anarşik çalkantıya meydan vermeksizin, Şarkta nihaî yenilenme hakim duruma gelebilir. Ben, Müslüman dehasına ilişkin böylesi bir tarihsel değerlendirmeyi izleyerek, ilk şaşkınlık giderildikten sonra ve belli başlı kaygıların umulmadık bir biçimde kendiliğinden çözümü sağlandığında, bu dehanın halihazır tiplerinin pozitif dirıi kabul edeceğinden kuşku duymuyorum. Hiçbir metafizik geçiş [evresi] söz konusu olmaksızın, lslâmdan pozitivizme doğrudan intikal etmek suretiyle [Müslümanlar], kendilerirıi büyük peygamberlerine ait hayranlık verici amaçların takipçileri olarak hissedeceklerdir; İnsanlık kültü Muhammed’in evrensel yüceltilişini kesin bir biçimde sistemine dahil etmektedir.

Bu surette beyhude bir siyasal birlikten vazgeçme noktasına varacaklar ve her yerde cismanî hakimiyetlerin doğal sahasını sırıırlandıran sosyolojik yasanın normal bir uygulamasını görerek, Osmanlı İmparatorluğunun zorunlu çözülüşüne hayıflanmayı bırakacaklardır. Aynı zamanda Osmanlı devlet adamları, kendilerininkinden daha az türdeş, bu yüzden de bu kendiliğinden çözülüşe daha fazla tabi bir gücün istilalarına dair kuruntu verici olduğu kadar felaket yüklü kaygılardan azade bulunacaklardır. İslâm’ın asli ruhu uyarınca siyasal merkezileşme, yalnızca kanaatlerin ve adetlerin yekpareliğini temrine ve teyide eğilimli olduğundan, bu ruh, yakında Tanrı’nın yerine lnsanlığı ikame etmek suretiyle bu amaca daha iyi ulaşıldığını teslim edecektir.

Selâmlarımı ve saygılarımı sunarak, 

Auguste Comte, 4 Şubat 1853, Paris.

 

Paylaş
Önceki İçerikKitaplık
Sonraki İçerikMax Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizm
Andcenter Editör
Çankırı İli, Orta İlçesi Kalfat Kasabası’nda 1993 yılında dünyaya geldi. İlköğretimi kendi köyünde tamamladı. 2007 senesinde Tevfik İleri Anadolu İmam-Hatip lisesine kayıt oldu. 2011 senesinde Tevfik İleri Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nden mezun oldu. Aynı sene Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine başladı. 2016 yılında Ankara İlahiyat’tan mezun oldu. Aynı sene Ankara Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Sosyolojisi bölümünde yüksek lisansa başladı. Şuan Yüksek Lisans eğitimine Ankara Yıldırım Beyazit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Sosyolojisi Bölümü’nde devam etmektedir. Gaziantep ili, Şahinbey ilçesinde 2017-2018 Eğitim-Öğretim yilinda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği görevini yaptı. Şuan Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi Anabilim dalında Arş. Gör. olarak çalışmaktadır.

YORUM BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin