TÜRKİYE, LAİKLİK VE DİN
George FriedmanGeopolitical Futures, 17.4.2017
Tercüme: Zahide Tuba Kor
Pazar günü Türkiye’de yapılan referandum, cumhurbaşkanının yetkilerini artırmakla ilgiliydi; daha derine inildiğinde ise toplumun laik ve dindar kesimlerinin ilişkileriyle alakalıydı. Mustafa Kemal Atatürk modern Türkiye’yi kurduğunda onun kılavuzu Avrupa kültürüydü. Bu da Türkiye’nin laik bir siyasi düzene ihtiyacı olduğu anlamına geliyordu. Kahir ekseriyeti Müslüman olan bir ülkede bunu tesis etmek hiç de kolay değildi. O da bu meseleyi, orduyu laik devletin anayasal muhafızı haline getirip dinî olanın gücüne karşı onu koruyarak çözdü.
Türkiye’nin kurulmasından yaklaşık bir yüzyıl sonra Kemalist formül savunulamaz hale geldi. Müslüman dünyada dinî olan, farklı akımlar üzerinden yeniden ağırlığını ortaya koydu. Bu da doğal olarak Türkiye’deki Müslüman kitleleri harekete geçirdi. Ülkeye hâkim olan laik Avrupa kültürü, giderek güçlenen dini taleplerle yüzleşiyor artık. Temel siyasal ve toplumsal soru şu: İki farklı kültür etrafında tek bir siyasi yönetim şekli nasıl kurulabilir? Her ikisi de göz ardı edilemez. Türkiye, laiklikle modernleştirilen bir Müslüman ülke. Laik olanı tahrip ederseniz, Türkiye’nin şimdiye kadar kaydettiği başarıları yıkarsınız. Müslümanlara saldırırsanız, teslim olması mümkün olmayan çoktan canlanmış durumdaki bir dini kışkırtırsınız. Türkiye, karşılıklı kuşku ve hor görmenin yayıldığı bir cumhuriyete dönüştü. Türkiye’yi her kim yönetirse yönetsin, kaplanın sırtına binmişçesine çok zorlanacak. Eğer sırtından düşerse, Türkiye paramparça olacak. Eğer düşmeden kalırsa, –hem laik hem de Müslüman olan– bu kaplan, sırtına binip de kendisini sürmekte olandan illa ki ürkecek.
Laikliğin din ile uyum sağlamasının yolu, kamusal ile özel olan arasında radikal bir ayrım yaratmaktır. Din, özel hayatın bir parçası olmak; kamusal alan ise dinî meselelerde tarafsız kalmak zorundadır. Bir başka deyişle, kamusal alan laik olacak ve insanlar da kendi özel hayatlarında istedikleri gibi yaşamakta serbest kalacaklardır. Ancak problem şu ki laiklik tarafsız değildir. Salt dünyaya dair bir vizyondur. Kamusal ve özel alanların radikal bir şekilde birbirinden ayrılabileceği gibi bir garip varsayıma dayanır. Kâinatın ilahi bir gayesi olduğuna ve kendi hayatının da bunun bir parçası olduğuna inanıyorsan, bu inancı nasıl sadece özel hayatın gizli/dışa kapalı alanıyla sınırlandırabilirisin ki? Bir kültür nasıl olup da kendi kadim inançlarını kamusal alandan uzaklaştırarak bütüncül kalabilir?
Laiklik, geleneksel dinlerin hiçbirini bünyesinde barındırmadığı için tarafsızlık iddiasındadır. Ama problem şu ki laiklik, geleneksel bir din olmamakla birlikte, ahlaki/manevi iddiaları sürdürür ve bu iddialarla insanoğlunun tabiatına ve gayesine iman eder. Bunu bireyin merkeziliğini ve tercih hakkını savunarak yapar. Oysa hiçbirimiz kendi hayatlarımızı toplumsal etkilerden uzak şekilde, salt birer birey olarak yaşamıyor veya kendimizi geliştirmiyoruz. Laiklik, bir toplumun birey üzerinden inşa edilebileceğini iddia ettiğinde, aslında mevcut inançtan vazgeçip ona zıt bir başka inanç getirmiştir; bir geçmişi, dili ve kültürüyle belli bir coğrafyada yaşayan bir ailede dünyaya gelmiş bireyin bütün bunlardan bağımsız olmasını bekler. Hatta insanın bağımsızlığı/özerkliği fikri de ahlaki/manevi bir iddiadır. Diğer bir deyişle, laiklik tarafsız değildir, diğer dinlerin bir rakibidir: Tanrı’sı yoktur ama bireyi vardır.
Başlangıçta laikçiler, kendine güven duyan dindarlığın yeniden ortaya çıkışını avam takımının bir yükselişi olarak gördüler. Ardından onu özgürlüğün bir düşmanı olarak algıladılar. Laikliğin ahlaki/manevi üstünlük iddiasını –apaçık bir vaka olarak addetmek yerine– meşrulaştırmaları gerektiğini anlayamamak suretiyle laikçiler kendilerini savunma pozisyonunda buluverdiler. Dinin özel alana hasredilmesini kalıcı bir çözüm varsayarak laikliğin temellerinin altını oydular. Thomas Jefferson veya Giuseppe Garibaldi’nin aksine, modern laikçiler kötü birer siyasetçi. Ne zaman bir anlaşmaya yanaşmaları gerektiğini bilmiyorlar.
Laiklik olağanüstü şeyler başardı. Onu doğuran ve besleyen bilimdir. Bilim, insanoğlunun ömrünü uzattı. Kıtalar arası seyahati mümkün kıldı. Daha evvel hiç görülmemiş hayat kalıpları yarattı. Dinler bunları başaramazdı; çünkü bu tür şeyleri elzem görmüyorlar, zaten vahiyle verili olan hayatın anlamını araştırmıyorlardı.
Ancak laiklik de beraberinde korku ve dehşeti getirdi. İnsanlığın ne olması gerektiğe dair vizyonlara, yani ideolojilere kapı açtı. Bunlar sadece kitap sayfalarında dile getirilmekle kalmadı, pratik hayatta fiiliyata da döküldü. Faşizm, komünizm ve liberal demokrasi hep laikliğin dölleriydi. 20. yüzyılda bu ideolojilerin ilham kaynağı olduğu bazı rejimlerin icraatlarını el-Kaide örgütünün –niyetleri değil ama– yaptıklarıyla kıyaslarsak, laik ideolojilere göre el-Kaide solda sıfır kalır. İnsanlığın laik vizyonu –laikliğin piyasaya sürdüğü teknolojinin gücüyle birlikte– küresel bir korku krallığı yarattı. Liberal demokrasi diğer ideolojileri mağlup etti. Bence en ahlaki olan [Z.T.K. liberal demokrasileri kastediyor] kazandı; ama bir başka meydan okumaya da zemin hazırladı. Babalarımızın inançları hala daha iddialarını sürdürüyor. Bu daha ziyade Yahudiliğin, Hristiyanlığın ve İslam’ın, başını ezdiği paganizmle ilişkisine benziyor. Başı ezilse dahi paganizmin musallat olma hali hiçbir zaman tam olarak sona ermedi ve, kısmen de olsa, laiklik paganizmin modern canlanışı aslında.
Türkiye, laikliğin hükümranlığı ile dinî iddialar arasındaki mücadeleyle baş etmek durumunda olan tek ülke değil. Avrupa ve ABD de bu meseleyle yüzleşiyor. Dinî olanın kendine güveni artarken laikçiler daha da saldırganlaşıyorlar. Görünen o ki şehir merkezinde Hz. İsa’nın doğumunun simgelenmesinden veyahut “Mutlu Noeller” veya “Ramazan’ın mübarek olsun” denmesiyle benim bir Yahudi olarak derinden rencide olacağıma inanıyorlar. Laiklik daha fazla radikalleştikçe onu eleştirenler de daha fazla güçlenecektir. Bana göre, [laiklik adına] bastırılmış derinde duran inançlar, devletin hepimizin bildiğini -yani ABD’nin Hristiyan kökenleri olmakla birlikte şu an farklı inançların bir ülkesi olduğunu- kabul etmesine kıyasla, çok daha tehlikelidir.
Bu mücadele özellikle Türkiye’de apaçık ortada. Burası Hristiyanlık ile İslam’ın karşılaştığı, iç içe geçtiği ve yeni bir şey oluşturduğu topraklar. Ne de olsa İstanbul, Hristiyanlığın siyasi kurucusu Konstantin’in tahtı. Eski dinin tazelenen gücü ve otoritesiyle yüzleşen Avrupa laikliğinin şehri. Laikçiler bu dini ilkel olarak görürken, dindarlar kendilerini kadim hakikatin muhafızları addediyorlar.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, içerideki ve özellikle de dışarıdaki laikçiler tarafından bir canavar olarak görülüyor. Ama çok büyük bir hata yapıyorlar. O, sadece bir kaplan-sever değil, aynı zamanda kaplanın sırtına binip de sürebilen bir lider. Laikçilerle dindarları eğer o uzlaştıramazsa, onun halefi çok daha kötü olacaktır. Türkiye’de laikçilerin ordu desteğiyle ülkeyi yönetmeleri devri artık kapandı. Aynı zamanda laikliğin de dönüşümüne şahit oluyoruz, kamusal alanda özel inançları barındıran bir müsamaha sisteminden bu inançları kamusal alandan dışlama çabasına doğru bir dönüşüm…
Bütün ideolojiler “saçma olana indirgeme/reductio ad absurdum” eğilimdedir; zira onları harekete geçiren insafsızca bir mantıktır. Laikliğe göre, kamusal ile özel alan arasındaki ayrım her ne pahasına olursa olsun sürdürülmelidir. Oysaki 21. yüzyılda mazi, kamusal alana ağırlığını tekrar koyuyor. Ayrıca laiklik Tanrı’nın kamusal hayattan uzak tutulması gerektiği, laikçilerin onun tek peygamberi olduğu iddiasındadır. İşte bu, daha nice Erdoğanlara yol açacak ve eğer ki bunlar kaybederlerse yerlerine çok daha kötüleri gelecektir.

YORUM BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin