Desizyonizm teriminin mucidi olan Schmitt egemenin doğasını “karar verme yetkisi” ile açıklar. Karar verme yetkisine sahip olmayan bir devlet, egemen değildir.

Bu yazıya Carl Schmitt’in Siyasi İlahiyat isimli eserinin incelemesini yapmak ve devlet kuramındaki ilahi tasavvurlara dikkat çekmek niyetiyle başlıyorum. Yazımın konusu olarak Carl Schmitt’i seçmemin sebebini de açıklamayı ihmal etmemem gerektiği kanaatindeyim. Öncelikle böyle bir düşünürü ait olduğu tarihin tozlu sayfalarından diriltip tekrar önünüze koymamın sebebi dünyamızın bugün, şu anda içinde bulunduğu konjonktürdür. Globalizm ve yerellik, liberalizm ve milliyetçilik arasında sıcak bir çatışmanın yükseldiği şu günlerde Schmitt’in eserine değinerek bu konuda daha önceden söylenmiş olan sözleri ortaya koymak ve sizleri, okuyucuyu kavganın kökenine götürmek niyetindeyim. Velhâsıl Schmitt, her yazısında liberalizmi eleştirmiş, liberalizmin kendisini zorla, başka bir alternatife mahal vermeyecek bir surette yaymasını eleştirmiş bir düşünürdür.

Ancak başlamadan evvel henüz bir terra incognita (keşfedilmemiş toprak) olan yazar konusunda bilgi vermeyi zarurî görüyorum.

Bir Katolik olan Schmitt, Almanya’nın XX. Yüzyılda yetiştirdiği en önemli hukukçulardan birisidir. Bir Katolik papazının yardımıyla hukuk fakültesine giden Schmitt, Katolisizmden bir hayli etkilenmiş ve bu durum onun sonraki düşüncelerine kaynaklık etmiştir. İki dünya savaşı arasında yaşayan bu hukukçu-düşünür Almanya’nın ve dünyanın o dönemde içinde bulunduğu sorunları mükemmel bir şekilde tespit etmiş, reçeteler önermiş ve onunla karşılaşan hemen her entelektüelde hayranlık uyandırmakla kalmamış, onların düşünce dünyalarında derin değişimler yaratmıştır. Heidegger, Hannah Arendt, Walter Benjamin ve Leo Strauss gibi düşünürler ortaya koydukları ürünleri onun etkisinde oluşturmuşlardır. Düşünceleriyle köklü değişimler yaratan Schmitt, Nazilerin iktidara gelmesinin ardından NSDAP’ın anayasa komisyonunun başına gelmiş ve III. Reich ile işbirliği yapmıştır. II. Dünya Savaşı’nın ardından Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanan Schmitt, hiçbir suça iştirak etmediği gerekçesiyle, serbest bırakılmış ve hayatının geri kalanında bizzat kendi arkadaşları tarafından aforoz edilmiş, persona non grata (istenmeyen adam) olarak inzivaya çekilmiştir.

Max Weber öncesi de, dinî kaynaklı bazı inançların siyâsi literatüre etkisi fark edilmişti. Yerleşmiş bazı ilahi tasavvurların sekülerleşerek kendisine devlet kuramında yer edindiği açıkça görülüyordu. Ancak Max Weber’e gelene kadar kimse bunu sistemli, anlaşılır ve hayret verici bir şekilde ayrıntılı açıklamamıştı. Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu isimli eserinde kapitalizmin başarılı olduğu ülkelerin Protestan geçmişe sahip olmasından yola çıkarak kapitalist serbest piyasa, özel mülkiyet ve kültürel liberalizmin kökeninin Protestanlıktan geldiğini ortaya koymuştu. Schmitt ise bunun üzerinden yola çıkarak Siyasi İlahiyat isimli eserinde hukuki kavramların ve egemenlik kavramının sosyolojisine değinmiştir.

Schmitt’in kitabı dört bölümden oluşmaktadır, yazının bundan sonraki bölümünde bu bölümlerin incelemesini yaparak ilerlemeyi konuyu dağıtmamak adına faydalı görüyorum.

1. Bölüm: Egemenliğin Tanımı

Schmitt egemenliği çok kısa bir şekilde tanımlıyor: “Egemen, olağanüstü hâle karar verendir.” Bu tanımla herhangi bir olağanüstü hâl kararnamesi kast edilmez. Çünkü Schmitt’e göre olağanüstü hâlin, egemenliğin hukukî tanımı ile sistematik ve hukuk mantığıyla bağdaşan bir temeli vardır. Desizyonizm olarak literatürümüze girmiş bu husus Türkçeye “kararcılık” olarak çevrilebilir. Olağanüstü hal konusunda verilen karar tam anlamıyla bir karardır. Bu bölümde Bodin’de egemenlik kavramı ve doğal hukukçu devlet kavramına değinen Schmitt, liberal demokrasilerin hukuk devleti doktrininde olağanüstü hâlin yok sayılmasına da değinir. Cumhuriyeti ilgâ ederek kendisini İmparator ilân eden III. Napolyon’u hezimete uğratarak Fransa’yı işgâl eden ve Versailles Sarayı’nda dağılmış Alman devletçiklerini yeniden birleştirip II. Reich’ı oluşturan Otto von Bismarck döneminde yaşanan anayasal krizin kökenini siyâsi liberalizm olarak betimleyen Schmitt, liberal hukuk doktrininin ana öğesini oluşturan parlamenter demokrasiyi “bir zamandan sonra şirketlerin, grupların ve sapkın tarikatlerin emellerini kollayan yozlaşmış bir sistem” olarak tanımlar.

2. Bölüm: Hukukî Şekil Sorunu Olarak Egemenlik Sorunu

Schmitt’e göre anayasalar, bir devletin uyması ve tâbi olması gereken metinler değildir. Anayasalar bir devletin hâli, var oluşunun tanımı olan metinlerdir. Bu bölümde Kelsen ve Krabbe gibi hukukçuların eserlerine değinen yazar, ortaya koydukları perspektifi izâh ettikten sonra bu hukukçuları eleştirir. Schmitt’e göre Kelsen inkâr içindedir, onun her şeyi şekilciliğe indirgeyen teorisi pratikte anlam ifâde etmemekle birlikte, Kelsen “egemeni” ve “egemenlik sorununu” hafife almaktadır. Krabbe’nin teorisi ise hukuk ve devleti eşit görmekle kalmayıp, gücün hukuk düzeninde bulunması gerektiğini savunan ve devlete sadece bu hukukî değerleri belirleme yetkisi veren bir teoridir. Krabbe’ye göre devlet bir “kurucu” değil, bir “belirleyici” görevindedir. İnsanların hukuk düzenine olan saygısını ve inancını hükümdarların, monarkların üstüne koyan Krabbe de bu bölümde sertçe eleştirilmiştir. “Devlet bu yolla sadece açıklayıcı bir müjdeci olursa artık egemen değildir.” Desizyonizm teriminin mucidi olan Schmitt egemenin doğasını “karar verme yetkisi” ile açıklar. Karar verme yetkisine sahip olmayan bir devlet, egemen değildir.

Wolzendorff’un devlet teorisi ise devleti sadece “düzeni sağlamakla görevli” bir muhafız olarak betimler. Wolzendorff’un saf teorisine göre devlet “nihâi karar veren garantör” sıfatına sahiptir. Bu da Wolzendorff bile farkında olmadan onu aslında desizyonizme (kararcılığa) yaklaştırır.

AUTORIAS, NON VERITAS FACIT LEGEM

(Yasaları otorite yapar, gerçek değil.)

Bu kısımda Schmitt, hukuk biliminde iki ana temel yaklaşımın varlığına vurgu yapar. Kendisinin literatüre kazandırdığı desizyonizm kavramının köküne inip Thomas Hobbes’u çıkarır. Üstteki söz, Hobbes’un Leviathan’ında geçen bir sözdür. Burada desizyonizm ve personalizm arasındaki çatışmayı hukuk biliminin en büyük çıkmazlarından birisi olarak yorumlar.

3. Bölüm: Siyasi İlahiyat

“Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, sekülerleşmiş ilahiyat kavramlardır.” Bu cümle ile üçüncü bölüme başlayan Schmitt, bunu sadece kavramların tarihi gelişimi ile açıklamaz. İlahiyattan direkt olarak devlet kuramına aktarıldıklarını savunur. Örneğin Tanrı’nın “kadir-i mutlak” vasfı, devletin kanun koyucu vasfıdır. İlahiyatta mucizenin taşıdığı anlam hukukta olağanüstü hal için vardır. Bu ilahiyat terimlerinin devlet kuramlarında canlanmasının bir diğer sebebi ise hukuk ve ilahiyat arasındaki sistematik bağlantıdır. Metodolojik olarak birbirlerine eş denilebilecek derecede bir benzerliktir bu. Bu sistematik benzerlik Leibniz’in Nova Methodus (Yeni Metod) isimli eserinde en açık şekilde açıklanmıştır. Leibniz’e göre hukuku, tıp, matematik gibi sistemlerle karşılaştırmak hatalıdır, onun benzerliği ilahiyatladır. İkisinde de:

Duplex Principium (Prensip çifti),

Ratio (bu yüzden doğal hukuk ve doğal ilahiyat vardır.),

Scriptura (emir ve vahiyleri içeren kutsal kitap) vardır.

Bu benzerlik ise ilahiyat kavramlarının ve dini olayların hukuk ve siyaset literatürüne geçmesinde oldukça etkilidir. Schmitt’e göre ilahiyat mucizelerini her şekliyle reddeden “Aydınlanma Rasyonalizmi” ve ondan doğan siyâsi liberalizm, hukukta olağanüstü halin varlığını tamamiyle reddetmiştir. Halbuki Schmitt’e göre, kamu hukukunu kenarından köşesinden inceleme fırsatı bulmuş herkes devletin bir Deus ex Machina (Makine Tanrı) gibi her alana sirayet etmiş, bazen lütufkar ve şefkatli bir hükümdar, bazen polis, bazen de gözetleyici konumuyla hayatın her alanına yayıldığını görecektir. Burada dikkati çeken bir başka husus da şudur, Hristiyan İlahiyatının beslendiği üç ana köken vardır; Eski Ahit ile şekillenen Musevî İlâhiyatı, Doğu Mistisizmi ve son olarak ise Roma Paganizmi. Literatürümüzde “kuvvetler ayrılığı” olarak geçen ve yasama, yürütme, yargı erklerini birbirinden ayıran teorinin Hristiyanlıktaki Teslis (Trinity) yani Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’u birbirinden ayıran ama onları monist bir ifadeyle “bir” hâline getiren inanç sisteminden bağımsız olduğunu savunabilir miyiz? Kökenini Doğu Mistisizminde bulan bu üçlü inanç elbette ki kuvvetler ayrılığı teorisinden bağımsız değildir. Hinduizm metinlerinde “en üstün egemen olan Tanrı’nın” üç yüzünden bahsedilir. Bunlar Brahma (Yaratıcı Tanrı), Vişnu (Koruyucu Tanrı) ve Şiva’dır (Yok Edici Tanrı). Şüphesiz ki önce Doğu Mistisizminde görüntüsünü bulan Teslis düşüncesi hukuk literatürümüzü bu kadar derinden etkilemiştir. Kelsen de ilahiyatla hukuk arasındaki metodolojik bağlantıya 1920’de yazdığı yazıda dikkat çekmiştir ancak yine de kendi teorisinin doğruluğundan emindir. Kelsen ile vücuda bürünen hukuk doktrini, demokrasinin neredeyse ayrılamaz parçalarından birisidir ve demokrasi, siyasi göreceliğin mucize ve dogmalardan arın(dırıl)mış, insan aklı ve şüphecilik üzerine kurulmuş bir bilimselliğin ifadesidir.

Schmitt’e göre Aydınlanma Rasyonalizminin Katolisizme açtığı laiklik savaşında ve Kulturkampf (Kültür Savaşı) sürecinde Protestan ahlâkından doğan liberal hukuk doktrinine karşı Bonald, De Maistre, Donoso Cortes gibi Katolik Muhafazakârlar karşı devrim bayrağını çekmiştir. Bu görüş tam anlamıyla monarşisttir. Karşı devrimci felsefeye göre monark, hükümdar, imparator, Tanrı’nın yeryüzüne kartezyen düşümüdür. Atger’in deyimiyle: “Prens, devletin doğasında var olan bütün özellikleri bir tür sürekli yaratım yoluyla geliştirir. Prens, siyasi dünyaya aktarılan kartezyen Tanrı’dır.” Bu duruma Descartes da değinmiştir, Mersenne’e yazdığı mektupta Descartes şöyle demektedir: “Doğadaki bu yasaları yapan Tanrı’dır, tıpkı kralın kendi krallığındaki yasaları yaptığı gibi.”

Max Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu eserinde Protestan İlahiyatının ayrıntılarına da inmesi önemlidir, Protestan inancı Tanrı’nın varlığını kabul etmekle beraber, onun müdahale etmediği görüşündedir. İşte Protestan ahlakından doğan siyasi liberalizm de bir Prens’in varlığını gerekli görmekle birlikte o Prens’in kollarını koparan demokratik önlemler almıştır. Tanrı vardır ama karışmaz, Prens vardır ama iktidarsızdır. İşte buna karşı bayrak açan Donoso Cortes de Kralcılığı hala savunur ve yürekten bir monarşisttir. Bu yüzden Monarşi devrinin artık bittiğini, kralların artık öldürüldüğünü fark ettiğinde onun kartezyen Tanrısının tek bir çıkış noktası kalmıştır: Diktatörlük.

Bu durum Schmitt, Julius Evola gibi yeni dönem gelenekçilerinin niçin Adolf Hitler ve Benito Mussolini ile ittifak kurduğunun sırrını da açıklamış olmaktadır.

4. Bölüm: Karşı Devrimin Devlet Felsefesi Üzerine

(De Maistre, Bonald, Donoso Cortes)

Ortaçağ koşullarını idealize ettikleri için Avrupa’da romantik olarak adlandırılan Katolik devlet düşünürlerine göre ebedi sohbet ancak korkunç bir komikliğin fantezi ürünü olabilir. Çünkü bu adamların karşı devrimine damga vuran, zamanın karar verme zamanı olduğunun idrakıdır. Bu karar verme, kendisini zorla kabul ettiren modernizme karşı bir karar vermedir. 1789 Fransız İhtilali ve 1848 Ayaklanmaları en üst seviyeye ulaşan bir enerjiyle devrim getirmektedir. Newman, “Katolisizm ve Ateizm arasında orta yol yoktur” derken bunu kast eder. Bu devrimi protesto eden karşı devrimcilerden Bonald’a göre gelenekçilik zaruridir çünkü “tekil bireyin aklı gerçekliği göremeyecek kadar zayıf ve perişandır”.

De Maistre ise egemenlik kavramına, tıpkı Hobbes ve Schmitt gibi karar anlamı yükler. Devlet bir karar verir ve Kilise de temyiz olunamayan nihai kararı oluşturur. Temyiz edilemeyen bu nihai kararın özü “yanılmazlıktır”. Yanılmazlık ise De Maistre’ye göre egemen ile tamamen eş anlamlıdır (parfaitement synonymes). De Maistre’nin sözleriyle: “Her hükümranlık yanılmazmışçasına hareket eder ve her yönetim mutlaktır.” Bu sözün üzerine kafa yorduğumuzda tam da bir anarşistin ağzından çıkmış bir cümle gibi durmaktadır. Nitekim Babeuf’ten Bakunin’e, Stirner’dan Proudhon’a, Kropotkin’den Otto Gross’a kadar hemen her anarşist düşünce “insanlar iyidir ama yönetimler çürümeye eğilimlidir.” cümlesi etrafında döner. De Maistre’nin ise hükümranlığın yanılmaz mutlaklığını betimlemesi onun bu çürüme eğilimine mi işaret etmektedir? Burada anarşistlerle, Katolik muhafazakârları ayıran şey insanın doğasıdır. Anarşistler insan doğasının iyiliğinden dem vurmaktadırlar. Bir anarşist örgüt olan Black Rose (Siyah Gül) örgütünün mottosu “Radix Malorum est Cupiditas”tır. Kötülüğün kökenini mülkiyet olarak gören bu anarşist örgütün temel savı, mülkiyetsiz bir dünyada kötülüğün olmayacağıdır. Yine Murray Rothbard tarafından teorize edilmiş bulunan Anarko-Kapitalizm ise kötülüğün devletten yayıldığını öne sürmüştür. Katolik muhafazakârlar ise tam tersi görüştedir, onlara göre her hükümet, kurulduğu andan itibaren, iyi bir hükümettir. İnsanın doğası ise kötülüktür, insan irâdesi bir “ilk günah” ile ortaya çıkmıştır. Semâvi dinlerde bulunan yasak meyveyi yeme günahı, Hristiyan Teolojisinde insanı sonsuz günahkâr yapmıştır. İsa’nın çarmıha gerilişi ve dikenli tacı giymesi ise insanın arınmasıdır. İsa, insanlığın günahları için ölmüştür. Bu semboloji Katolik muhafazakârları insanın doğuştan kötü olduğu sonucuna götürür. Bu yüzdendir ki, “insan iyidir.” diyen bir Rus anarşiste verilebilecek en iyi cevap, bir İspanyol Katolik’in “Eğer Tanrı söylemediyse insanların iyi olduğunu nereden biliyorsun?” cevabıdır.

Gerek Marksizm, gerekse Liberalizmin çıktığı rahim olan Aydınlanma Rasyonalizminde insan eğitimsiz, aptal ve kabadır ancak kötü değildir, eğitilebilirdir. Bu da Luther’in İncil’i çevirmesinden sonra Katoliklere karşı çıkarak “İnsanlar ilk günahlarından sonra affedilmiştir, insanlık sonsuz günahkâr değil ancak alçaktır.” demesine dayanır. Affedilmiş insan artık günahkâr değildir. Aydınlanma Rasyonalizminin insanı “eğitilebilir” olarak tanımlaması Jean Jacques Rousseau’nun Sosyal Sözleşme eserine de yansımıştır. Cahil insanlık, insan doğasını değiştirmeye muktedir bir kanun koyucu (legislateur) tarafından değiştirilir. Karl Marx’ı Bakunin’den ayıran husus da buradadır. Çünkü üstte değindiğimiz gibi Bakunin, insanın kesinlikle iyi olduğunu, otoritelerin ve milli, dini bağlılıkların insanı yozlaştırdığını savunurken Marx ise insanın anarşist bir düzene erişebilmesi için hala eğitilmesi gerektiğini savunur. Komünizm ütopyası öncesi dünyanın bir proleter sosyalist devrim tecrübesi yaşamasının zorunlu görülmesinin sebebi budur. Proleter Sosyalist Diktatoryanın birincil görevi aptal ve kaba insanlığı eğitmektir.

Donoso Cortes ise insanı yerin dibine sokar, diğer Katolik muhafazakârlara göre daha radikal söylemlerde bulunur, Cortes’e göre “kötülüğün zaferi doğaldır, bunu ancak Tanrı’nın mucizesi durdurabilir. İnsanlık girişi ve çıkışı belli olmayan bir labirentte kör topal sendeler ve biz buna tarih deriz”. Burada Cortes çok önceden ateist sosyalizm ile patlak verecek kanlı bir savaşı öngörmüştür.

Cortes, liberalleri ise hor görür. Liberaller savaşta karar vermek yerine müzakere yoluna giderler, burjuva liberalizmi Cortes’e göre tartışan bir sınıfın ideolojisidir ve özü pazarlıktır. Burjuvazi böylece mahkûm edilmiştir. Cortes, burjuva liberallere şu soruyu yöneltir: “Bir Tanrı istersiniz ama faal olmasını istemezsiniz, bir monark istersiniz ama bu monarkın faal olmasını istemezsiniz, özgürlük ve eşitlik talep edersiniz ama hükümetleri paranızla satın alabilmek için seçme seçilme hakkına sığınıp eğitimsiz ve yoksul insanları baskı altında tutarsınız, soy aristokrasisini ortadan kaldırırsınız ama yerine aristokrasinin en aptal ve bayağı şekli olan para aristokrasisini getirirsiniz. Kralın da, halkın da egemenliğini istemezsiniz, o hâlde sizin asıl istediğiniz nedir?”

Oysa ki Monarşizm devri artık kapandığına göre ve krallar öldürüldüğüne göre diktatörlük zaruridir. Diktatörlük ise tartışmanın zıddıdır. Sonuç olarak Katolik muhafazakârların her türlü ahlaki değerlendirmesi onları ilahiyata ve otoriteye götürür. Günümüz konjonktüründe yaşanan savaşın ana hatları bu şekilde açıklanabilir. Donoso Cortes ise hala ait olduğu tarihten bizlere “insanlık özgürlüğe mahkûm edilmiştir!” diye bağırmaktadır.

Leo Strauss II – Medium.com

Paylaş
Önceki İçerikİran’daki Protestolar Rejim Değişikliğine Sebep Olur mu?
Sonraki İçerikYABANCILARIN GÖZÜYLE OSMANLI VE SEYAHATNAMELER
Mehmet Emin SARIKAYA
Çankırı İli, Orta İlçesi Kalfat Kasabası’nda 1993 yılında dünyaya geldi. İlköğretimi kendi köyünde tamamladı. 2007 senesinde Tevfik İleri Anadolu İmam-Hatip lisesine kayıt oldu. 2011 senesinde tevfik İleri Anadolu İmam-Hatip‘ten mezun oldu. Aynı sene Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine başladı. 2016 yılında Ankara İlahiyat’tan mezun oldu. Aynı sene Ankara Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Sosyolojisi bölümünde yüksek lisansa başladı. Şuan Yüksek Lisans eğitimine Ankara Yıldırım Beyazit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Sosyolojisi Bölümü’nde devam etmektedir. Aynı zamanda Gaziantep ili, Şahinbey ilçesinde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği görevini yapmaktadır.

YORUM BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin