TÜRKİYE’NİN GÖÇ YÖNETİMİ: CUMHURİYET DÖNEMİ
Bir önceki yazımızda 19. yüzyıldan başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar geçen dönemde Osmanlı’nın göç yönetimini anlatmıştık. Bu sefer özellikle kuruluş döneminden başlayarak 2000’li yılların başına kadar Türkiye Cumhuriyeti’nde göçün nasıl yönetildiği, alınan kararlarda hangi saiklerle hareket edildiği ve bunun politikaya nasıl yansıdığı, büyük tarihi miras karşısında nasıl tavır alındığı konularını inceleyeceğiz. Ancak başlamadan bir önceki yazımızı özetleyeceğiz.
İnsanlık var olduğu günden bu yana birçok sebeple göç de var olagelmiştir. Anadolu coğrafyası da tarihin her döneminde göçten yoğun bir şekilde etkilenmiştir. Özellikle son 150 yıl Osmanlı Devleti’nin zayıflayıp yıkılmasıyla Anadolu’ya yoğun kitlesel göç akımlarının yaşandığı bir dönem olmuştur. İmparatorluğun yıkılıp yerini ulus-devletlerin almaya başlaması ile göç, genç Türkiye Cumhuriyeti için yeni bir toplum inşası ve toplumun homojen hale getirilmesi adına önemli bir araç olmuştur.
“Bugünkü anlamda “uluslararası göç” olgusu da 19. Yüzyıl içinde ulus-devletlerin ortaya çıkmasıyla olgunlaşan bir vakıadır. Bu dönemde, ulus-devletlerin yurttaşları üzerinde egemenlik haklarının olduğunun kabul edilmesi, ulusal sınırların belirlenmesi ve bu sınırları geçen kişilerin ‘yurttaş’ ve ‘yabancı’ kimlikleri ile kayıt altına alınması, pasaport belgesinin yaygınlaşması, yabancılara verilen oturma ve çalışma izinlerinin kurumsallaşmaya başlaması gibi uygulamalar ortaya çıkmış ve uluslararası kabul görmüştür. Böylece bugün uluslararası göç dediğimiz olgunun Avrupa’da imparatorlukların çöktüğü 19. yüzyılın sonunda ortaya çıktığı, 20. yüzyıl boyunca ise çok daha belirgin bir siyasal alan haline geldiği söylenebilir.”
Yaşanan savaşlar ve siyasi olaylara paralel olarak 1850’lerden itibaren Kırım ve Kafkasya’dan başta Tatar’lar ve Çerkez’ler olmak üzere, 93 Harbinden sonra da Romanya, Bulgaristan, eski Yugoslavya ve Yunanistan’dan gelen Türk Müslüman kökenli Rumeli göçmenleri ile birlikte Anadolu topraklarına 5 milyondan fazla “Türk Müslüman” nüfus gelmiştir. Bu durum Anadolu’daki nüfus yapısını önemli ölçüde değiştirmiştir. Nüfus oranlarında meydana gelen bu değişimin siyasi, askerî, sosyal ve kültürel sonuçları olmuştur.
Bir önceki yazımızın bu kısa özetinden sonra gelelim Cumhuriyet döneminde yaşanan göç olaylarına ve savaş yorgunu genç devletin göçü yönetme şekline. Devletin adı değişmiş ancak hafızası değişmemiştir. Kaybedilen toprakların ve yıkılan imparatorluğun burukluğu bir yana yeni devletin hayatta kalmak için acilen önlem alması gerekmektedir. Üst üste yaşanan savaşlar devleti sadece yormamış aynı zamanda özellikle çalışma çağında olan eğitimli, genç nüfusuna da büyük zarar vermiştir. Aynı zamanda devletin bekasına yönelik iç ve dış tehditler de devam etmektedir.
21. yüzyılda Anadolu’ya sıkışan devlette bunlar olurken, dünyanın geri kalanında da imparatorluklar sonrası dönemin sancısı yaşanmaktadır. Eski imparatorlukların topraklarında ulus-devleti merkeze alan sayısız modernite projesi ve bu projeler kapsamında gelişen göç hareketleri yaşanmıştır. Modern Türkiye tarihinde de ortaya çıkan Türkiye-merkezli uluslararası göç hareketleri, hem bu modernite projesi ile hem de bu ulus-devlet yaratılması çabalarıyla derin bağlantıları olan bir süreçtir.
Başlangıç dönemi Osmanlının sonuna denk gelen ve yeni devlet ile devam ettirilen bu süreç, modernite/ulus-devlet ve uluslararası göç ilişkisi bağlamında üç farklı tarihsel dönem içinde değerlendirilmektedir. Tarihsel olarak imparatorluk bakiyesi bir milletin ulus-devlet olma çabasıyla başlayan bu süreç, ulus-üstü bir oluşum olan Avrupa Birliği’ne üyelik ile küresel bir sistemin parçası olmaya doğru evirilmiştir. Şimdi bu evirilme sürecinde geçen zamanı önemli olayları merkeze alarak dönemler halinde inceleyelim.
(1) Erken Cumhuriyet dönemini içeren ilk zaman dilimi 1923-1950 arasına denk gelen yıllar: Ulus-devlet inşası sürecinin temel atma evresi olarak adlandırabilecek bir dönem olarak bu dönem, Türkiye’de göç anlamında iki temel olguyu içerir: Birinci olarak, Müslüman olmayan nüfusun yurtdışına göçü ve ikinci olarak, özellikle modern Türkiye’nin sınırları dışında kalmış ve önceden Osmanlı toprakları olan ülkelerdeki Türk ve Müslüman nüfusun Türkiye’ye göçünün sağlanması. Bu dönemde yaşanan göçler ve nüfus artışı sonunda Müslüman olmayan nüfusun toplam nüfus içindeki oranı yüzde 3’den yüzde 1’lere düşmüştür. Osmanlının Balkanları kaybetmesiyle başlayan zorunlu göç sürecinin devamı niteliğinde ancak bu sefer devlet iradesi ile yaklaşık 850 000 kişi başta Bulgaristan, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya olmak üzere Balkan ülkelerinden Türkiye’ye göç etmiştir.
(2) İkinci dönem Ulus-devletin ve Modernitenin yerel olarak derinleştiği 1950-1980 arası yılları içine alır: Burada sadece uluslararası göç değil aynı zamanda iç göç de modernleşmenin derinleşmesinde etkili olmuştur. Yoğun bir kır-kent göçü ile ülkede kent nüfusunda hızlı bir artış olmuştur. Bu dönemde yaşanan Kıbrıs olayları ve İsrail devletinin kurulması neticesinde meydana gelen göç hareketleri ile gayrimüslim nüfusta ciddi bir azalma yaşanmıştır. Yine bu dönemde önemli bir göç hareketi olarak modern Türkiye tarihinde ilk kez Türk ve Müslüman nüfusun ülke dışına işgücü göçü yaşanmıştır. Binlerce Türk vatandaşı özellikle Avrupa ülkeleri başta olmak üzere göçmen işçiler olarak başka ülkelere gitmeye başlamıştır.
(3) 1980’den 2000’li yılların başına kadar uzanan son dönem: Bu dönem özellikle 1990’lı yıllarla birlikte küreselleşmenin yoğunluğunun hissedildiği ve göçün nitelik değiştirdiği ve Türkiye’deki ulus-devletin dünya ile eklemlenme ivmesinin hızlandığı bir zaman dilimine denk düşmektedir. 1960’lı yıllarda küresel göçe işçi göçü veren bir ülke olarak katılan Türkiye, 1980 sonrasında tarihinde ilk kez yabancıların göçü ile karşılamış ve göç-alan ülke kimliği de edinmeye başlamıştır. Bu durum şüphesiz dünyada yaşanan siyasi olaylar ve küreselleşme süreciyle doğrudan ilgilidir. Afganistan, İran ve Irak’ın karşı karşıya kaldığı siyasal değişimlerin ortaya çıkardığı sığınma hareketleri ve düzensiz göç geçişi ile yüz binlerce kişi Türkiye’ye giriş yapmıştır. Yine bu dönemde Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa’da sosyalist sistemlerin çöküşü sonrasında bu ülke vatandaşları iş bulup çalışmak amacıyla Türkiye’ye gelmiştir. Böylece modern Türkiye, tarihinde ilk kez kökenleri itibariyle Türk ve Müslüman olmayanların da Türkiye’ye göçüne tanık olunmuştur. Kısacası ilk kez “Türk soyundan olan ve Türk kültürüne bağlı olan göçmenlerin” dışında “yabancıların” Türkiye’ye göçünden sözü edilecek bir döneme girilmiştir.
Yukarda anlattığımız tarihsel süreci farklı şekillerde sınıflandırma imkânı olsa da imparatorluktan ulus-devlete, oradan küreselleşmeye doğru giden yolda büyük virajları bu şekilde kabul edilebiliriz.
Şuana kadar anlattığımız tarihsel süreç yaşanırken karar vericilerin dayandığı mevzuatı da incelemek gerekmektedir. Değişen koşullarda göç ve sığınma politikalarını dünyada geçerli rejim, politika ve uygulamalarla uyumlu kılmak için, süreç içerisinde yeni yasal düzenlemeler gerçekleştirilmiş olsa da “Türkiye’nin göç politikası ulus devlet anlayışı çerçevesinde kurgulanmıştır.” Bu temel yaklaşım günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Türkiye’nin göç alanındaki temel belgeleri olan 1934 tarihli 2510 sayılı İskân Kanunu ve yerini alan 2006 tarihli ve 5543 sayılı İskân Kanunu, 1994 tarihli İltica Yönetmeliği, 2005 tarihli İltica ve Göç Alanındaki Türkiye Ulusal Eylem Planı ulus-devlet anlayışı çerçevesinde oluşturulmuş idari ve yasal düzenlemelerdir.
Bunlardan en temel olanı 1934 tarihli ve 2510 sayılı İskân Kanunu’dur. AB uyum süreci içinde 2006 yılında yenilenen bu yasal düzenlemede “Türk soyundan olan ve Türk kültürüne bağlı olanların” Türkiye’ye göçünü ve yerleştirilmesini kolay kılan anlayışın değişmediği görülmüştür. Bu bize Türkiye’de ulus-devlet inşasının ve onun korunmasının 2000’li yılların başında da devam ettiğini göstermektedir.
Yukarda uzun uzun anlattığımız 2000’li yılların başına kadar olan Cumhuriyet dönemi göç politikasının temel felsefesini Canan Emek İNAN şu şekilde özetlemektedir. “Bir ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti göç politikalarını ulus devleti oluşturmada etkin bir araç olarak kullanmıştır. Güvenlik kaygılarının belirleyiciliğinde, ulus devletin inşa sürecinin hem aracı hem de tezahürü olarak ülke nüfusunu nitelik olarak artırma, nicelik olarak ise benzeştirme politikaları, göçmen kabul politikalarıyla desteklenmiştir. Bu çerçevede gerek Mübadele Sözleşmesi’ne tabi göçmenlerin iskânı, gerekse herhangi bir antlaşmaya tabi olmadan ülke topraklarına gelen göçmenlerin iskânına yönelik uygulamalar, iskân siyasetinin yansımaları olarak belirmektedir. Milli Mücadele Dönemi sonrasında ulusal güvenlik algısı temelde Batıdan gelebilecek dış tehditlere ve Doğudaki ayaklanmalara karşı oluşmuştur. Dolayısıyla bu dönemdeki iskân ve göç politikalarında güvenlik kaygıları belirleyici olmuştur. İskân siyaseti ve göç politikaları da ulusal güvenliğin tamamen Türk kimliği ve birliği üzerine kurgulanması ve kurulması nedeniyle söz konusu kurgunun işlerlik kazanmasında en önemli politika araçlarından biri olarak yürütülmüştür.”
Osmanlı imparatorluğunun son dönemleri ile başlayıp Cumhuriyetin kuruluşundan 2000’li yılların başına kadar getirdiğimiz sürece, 11.04.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ve aynı Kanun ile kurulan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü ile birlikte Türkiye’nin göç yönetiminin rotasını değerlendirmeye devam edeceğiz.
Yararlanılan Kaynaklar.
Asan, H. (2016). Devlet, Aşiret ve Eşkıya Bağlamında Osmanlı Muhacir İskân Siyaseti (1860-1914). Göç Araştırmaları Dergisi, 2(2), 34-61.
Ferhunde , Ö., & Banu , Y. (2001). Türkiye’de Nüfus Hareketleri, Devlet Politikaları ve Demografik Yapı. Nüfus ve Kalkınma, 1-69.
İçduygu, A., Erder, S., & Gençkaya, Ö. F. (2014). Türkiye’nin Uluslararası Göç Politikaları, 1923-2023: Ulus-devlet Oluşumundan Ulus-Ötesi Dönüşümlere. Mirekoç. İstanbul: Mirekoç.
İnan, C. E. (2016). Türkiye’de Göç Politikaları: İskân Kanunları Üzerinden Bir İnceleme. Göç Araştırmaları Dergisi, 2(3), 10-33.

YORUM BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin